BİR KARİKATÜRÜN SÖYLEDİKLERİ

07 Nisan 2010 Yazan oburmizah  
Kategori tufan erbarıştıran, yazarlar

tufanerbarıştıranfoto

Karikatürde hoşgörü, mizah ve sevecenlik yan yanadır, bunların hepsi bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bu sanat akımı ilk ortaya çıktığı yıllarda, (bir kişiyi, bir resmi…) fotoğrafı çarpıtan/bozan/değiştiren bir anlam çağrıştırıyordu. Bunun yanı sıra karikatürün kendi gerçekliğinde iktidarı eleştirmek, politikanın sınırlarında gezinmek gibi bazı işlevselliği de olmuştur. Yine de bu sanatın insanı bazen gülümseten/düşündüren, bazen de içini acıtan çizimleri söz konusudur.

Avrupa’da karikatür sanatı hayli yaygın, ilgi gören ve sıkça gündemde yer alan bir özelliğe sahiptir. O coğrafyada özgür bilim ve yaşamın yüzyıllar önce bağnazlıktan kurtulmasıyla, yeni düşünce akımlarının önü açılmıştır. Tam da buruda karikatür üzerine düşen görevi yerine getirmeye başlamıştır. Sözgelimi, kralları, iktidar sahiplerini, soyluları ve bağnazları alaya alan, onlarla dalga geçen, bunları yaparken halkı düşünmeye de davet eden bir kışkırtıcılık içermekteydi. O güne kadar kafasında altın kaplama tacı ile oturduğu devasa büyüklükteki tahtında herkese emirler yağdıran.

İnsanın evrimselleşmeyle birlikte doğa, çevre ve sosyal koşullar üzerine kurduğu mutlak hâkimiyet, aklın/bilimin önderliğinde deyim yerindeyse zirveye ulaşmıştır. Bu aşamadan sonra sanatın yaratıcılığı sayesinde estetik değerler, güzellik kavramı, iyi-kötü anlayışı, Tanrı inancı, dinsel metinlerin ahlaki yapısı ile insan kendine özgü bir yol bulmaya başlamıştır. Eski Yunan döneminde genellikle sanat kavramı “taklit” diyebileceğimiz türden, doğrudan “yansıtmaya” dayalı bir anlayış içermekteydi. Sanatçı çizeceği resimde, yontusunda, diğer sanat ürünlerinde olabildiğince insanı tam ve net olarak yansıtan bir anlayış içindeydi. Bu özel durum söz konusu dönemin kendine özgü yapısı içinde canlanmış, tomurcuklanmış, hayli mesafe almış ve Pagan ayinlerinden, mistizmin uç noktalarına, Şaman rahiplerinin trans halindeki dans figürlerine kadar daha birçok alanda kendini göstermiştir. Binlerce yıl öncesinin insanları sosyal konumları ne olursa olsun, metafizik yapının ve dinsel kuralların katılığından uzak, içrek bir yaşamın tanımsallığını imlemekteydi. Burada dinsel metafor, tabular, katı gelenekler, köhnemiş adetler yoktu. Bireyin yaşamı kendi özgür iradesiyle oluşturduğu inisiyasyon ve sanatın yaratıcılığında sürekli devinmekteydi. Felsefenin katılımı ile bireyin devasa boyutlardaki üretkenliği, bilim ve sanatın harmanlandığı mozaikteki yüksek ahlaki yapı sayesinde kendini tanımaya, tanıdıkça da eleştirmeye başladı. İşte bu dönemlerde insan kendisiyle barışık, yaptıklarını alaya alabilen, bunu sanatın türlü kanallarında gösterebilen bir yüksek olgunluğa erişti. Sanat ve akıl yan yana olduğu sürece felsefe evrensel ışığını onların üzerinden çekmedi, varlığını günümüze kadar sürdürdü. Kadim Mısır uygarlığının temelini oluşturan ezoterik bilgiler ve inisiyasyon sembollerle “içrekliğini” sonraki nesillere aktardı. Eski Mısır ve Sümer dönemlerindeki resimli yazı bugün karikatürün ilk katmanı olabilir mi? Belki…  O dönemlerde bilgiyi hak edene gerektiği kadar vermek/aktarmak anlayışı, bugün bir karikatürün, bir bestenin, bir edebî yapıtın ya da bir resmin içinde sezdirilerek verilmektedir. En azından bazı sanatçıların bunu yaptıklarını söyleyebiliriz…

İnsanın yarattığı ender güzellikteki sanat dallarından biri de karikatürdür. Bu sanat dalı hiç kuşkusuz bireyin kendisini, gördüklerini, çevresini alaya almasıyla başlamış, (kimilerince) önce resim sonra da doğrudan çizgiyle tanışmış ve etkisini güçlendirerek süreklilik sağlamıştır. Karikatür sanatı bir insanı, bir olayı ya da bir düşünceyi karikatürize ederek gülünç bir biçimde yansıtılması olarak tanımlanabilir. Burada temel amaç şudur: Karikatürcü kendi çizgilerinde neyi ya da kimi yansıtacaksa kişisel görüşüyle çizme becerisini özdeşleştirir. Artık o karikatür birkaç çizgi darbesiyle topluma ait olmuştur.

Eski Yunan döneminde insanı ve bazı figürleri anatomik açıdan genelleme yaparak doğrudan yansıtma anlayışının, sözünü ettiğimiz karikatür sanatının hayli dışında kaldığını söyleyebiliriz. Sanatçının düşlem gücü, yaratıcılığı ve özgür iradesi sayesinde çizgilerinin derinliklerinde “eleştiri”, “öneri”, “alay” ve “düşünsel derinlik” temaları gözlemlenebilir. Bir dönemin karanlık sayfalarında “gülmenin” insanı Tanrı’dan uzaklaştıracağı (?) gibi akıl ve mantık sınırlarını zorlayan abuk sabuk bir anlayışın varlığını belleklerimizden ne yazık ki kolayca silemeyiz. Üstelik özgür insan iradesiyle hiçbir biçimde bağdaşmayan, tamamen geleneksel yapının en dibindeki bağnazlığın tomurcuklanmış görüntüsünden başka hiçbir şey olmayan bu sözde anlayışı bugün nasıl savunabiliriz ki? İşte karikatür bu bağnazlığın tam da beline ince bir darbe indirmiştir.

Karikatür sanatı günlük yaşamın her evresinde karşımıza çıkabilir, siyasetten çevre bilincine, eğitimden bireysel tavırlara kadar daha birçok alanda boy gösterebilir. Sanatçının çizgilerinde evrensel değerleri gözlemlememiz söz konusu olabilir. Bunların içinde Tanrı, dinsel bağnazlık, siyaset ve ahlaki değerleri sayabiliriz.

Karikatür sanatı kendi estetik yapısı, sanat anlayışı ve düşünsel derinliği içinde birçok konuyu barındırır; bunların her birini kendi öznel yöntemiyle somutlaştırır.

Aşağıdaki karikatürde ülkemizin usta karikatüristlerinden Hasan Efe’nin özgün bir karikatürünü görüyorsunuz. Sanatçı burada kişisel duyarlılığını çizme/yaratma becerisi ile birleştirmiştir. Hiç kuşkusuz yılların deneyimli sanatçısı burada salt bir güldürü amacı gütmemiştir. Onun özgün çalışmaları içinde sıkça görülebilecek türden bir karikatürün arka fonunda gizli duran, bir kazıbilimcinin bilme yetisini kullanarak kazdığı toprağın altında hazine arar gibi biz de bu eser üzerine yoğunlaşacağız. Bir soğanın cücüğüne inen bu yolculukta karşımıza bolca sürpriz çıkacak, bazen yolumuzu şaşıracak, hatta korkacak ve geriye dönmeye çalışacağız. Yolumuza kararlılıkla devam ettiğimizde, yanından geçtiğimiz evrelerin her birinde sanatın katmerlerini, duyarlılıklarını ve tonlarını bulmamız olasıdır. Öncelikle buna hazırlıklı olmalıyız, yoksa işimiz daha ilk baştan güçleşir ve ivedilikle kaybolabilir.

hefe

Karikatüre sıradan bir bakışla yaklaştığımızda elinde bir çalgı aleti olan, insanları güldüren, kendince eğlenen biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Böyle midir gerçekten? Çalgıcının gülen, sevimli görüntüsü yeterli midir bunu açıklamaya? Asla! Karikatür sanatının diplerine doğru gezintiye başladığımızda görülecektir ki bazen insanı kaygılandıran, derin düşünceye iteleyen, kendisiyle hesaplaşmaya yönlendiren, bazen de çevresindekileri farklı bir açıdan görmeye/tanımaya yarayan bu sanat dalı sadece eğlenceli bir sunum olmaktan çok uzaktır. Karikatüre dikkatle bakıldığında hemen görülemeyen; oysa içine yolculuk yaptığımızda birer birer karşımıza çıkmaya başlayan soru imleri sayesinde çözümleyeme doğru ilerleriz.

Eski Yunan filozoflarından Epikuros’un yaşam hakkındaki savı hayli tartışma yaratmıştır. Bu sava göre insanın mutluluğu her şeyin üzerindedir. Felsefe, bu savı destekleyecek olanakları araştıran, ahlaki temel üzerine kurulacak yeni düzenin oluşmasına bu açıdan yardımcı olacak bir yan etkendir. Yaşamın pratik yüzünü yansıtan, öznel anlamda bireysel mutluluğu önemseyen, bireyin gülmesi ve kahkaha atması üzerine bir eğilim gösteren bu anlayışı Hasan Efe’nin karikatüründe gördüğümüzü söyleyebilir miyiz? Henüz ilk belirlemede bile katıldığımızı söyleyemeyiz. Evet, kuşkusuz bizim karikatürümüzde de çalgıcı adam gülmekte, şarkılar söylemekte ve eğlenmektedir. Şimdi bu konuya biraz daha derinlik kazandıralım. Orta Asya dini diye tanımlanan, aslında Sibirya coğrafyasında “can” bulan Şaman öğretisi bu açıdan bize bazı örnekler sunabilir. Şöyle ki; bir Şaman rahibi trans haline geçtiğinde “öteki” dünyadan sesler duyar, oradaki ruhlar ve tanrılar ile konuşur, onlarla iletişime geçer. Şaman rahibinin elindeki davulun sesi yoğunlaştıkça okuduğu dualar, mırıldandığı sözcükler ile farklı bir “yapının” gizil geçitlerinde dolaşmaktadır artık. Doğa-insan ilişkisinin en somut örneği olan Şamanizm (kendi temelinde) çok Tanrılı bir inancın, bu doğrultuda yoğrulmanın ve dinsel yapının tam ortasında yer alır. Şaman rahibinin elindeki davul sıradan bir çalgı aleti olmaktan çıkmış, “öteki” dünyanın kapısını açmaya zorlayan bir “güç” olmuştur. Rahibin duaları gülmenin, eğlenmenin duyarlılığı ile algılanamaz. Çalgı çalan adam ise bu duyarlılığın sınırlarını alaysama ile zorlamaktadır. Hasan Efe’nin karikatüründeki çizgiler ile aralarındaki tek ortak nokta bireyselliği olabilir. Öznel bir optik yoğunlaşma sayesinde “septik çizgisel derinlik” farklı kazanımlar çağrıştıracaktır. Düşünsel sarmalın uçlarındaki soyut/figüratif tonlamalar, öznel tasarımlar, imgelemler ve yaratıcılık ne derece bu bağlantıyı örtüştürebilir? Bu saydıklarımızın her biri kendi kulvarlarında öznel çizgiler üretmektedir.

Hemen ilk iki açılımı yeniden anımsayalım. Biri, Epikuros’un insanın bireysel mutluluğu üzerine olan özgün savı idi. İkincisi, Şaman rahiplerinin davul çalarak yakalamaya çalıştıkları transın içindeki gizil geçitlerde dolaşması üzerineydi. Her ikisi için de resmin temel öğesi olan gülme ve şarkı söylemenin üzerine kurulmuş (Şaman rahibi bu açıdan biraz daha farklıdır) olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı yarı saydam bir maddenin köpüğü bol ve dağılmış bir haldeki görünümünü andırır. Öte yanda damıtılmış ve özümsenmiş bir içrekliğin son kalıntılarını gözlemlememizin olasılığı söz konusudur. Epikuros ve Şaman rahibi kalıtsal genel geçerliliği özümseyen, yüksek çözünürlüklü iletkenlik duyarlılıklarını ne denli resme yoğunlaştırabilir? Hiç kuşkusuz burada temel sorulardan biri de şu olmalıdır: Bir kere Epikuros yaşamın bireysel tavırları içinde ele aldığı mutluluğu tanımlarken ahlaki yapının tek ve biricik olduğunu önemle imler. Şaman rahibi ise bu duyarlılığı çaldığı davul sayesinde transa geçip çevresine yaymaya çalışır. İkincisinde dar bir açıdan da olsa resme bazı yüklemeler yapabiliriz. Yani tanımsallık ile öznellik arasındaki o incecik çizgide bir görünüp kaybolan, ardından yeniden bezenmiş renklerle ortaya çıkan “gülmenin” temelinde yatan “eğlencenin” hiç de öyle kolayca çözümlenebilen bir yapı olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Peki, burada “sözün” bir önemi yok mudur? Evet, vardır. Stanislavski’nin ölümsüz eseri “Bir Karakter Yaratmak” adlı kitabında şunları okuruz. “Bir sözcüğe ya da tümceye ne kadar çok değişik anlam yüklenebildiğini, dilin ne derece zengin olduğunu bir düşünün. Dil, bir insanın ruhunda ve zihninde olup bitenleri başkalarına iletecek güçtedir. (s,103) Burada çok net bir biçimde görüyoruz ki gülmenin çıkardığı sesler bile önemsenecek birer olgunlukta değer kazanımlardır. Dil ile iletişimin nesnel yorumsallığı üzerine fazla dolaşmadan şöyle bir uyarlama yapalım istiyoruz. Karikatürdeki gülümseme ve çıkarılan nota sesleri farklı bir açılımın yorumu gibidir. Sözgelimi, Şaman rahibi özel bir dilde mırıldandığı dualar sayesinde “öteki” dünya ile iletişim kurmaktadır. Adamın ise böyle bir gayreti, beklentisi ve çabası yoktur. Burada kısaca toparlamaya çalışacak olursak, adamın ağzından çıkan sözcükler değil, güvercinlerdir. İşte sanatçı daha ilk durakta bizi şaşırtmaktadır. Çalgı çalan adam ne bir Şaman rahibidir, ne de Epikuros’un ahlaki öğretisini savunan bir filozoftur. O elindeki çalgı ile çevresine (belki de tüm insanlığa) özel bir mesaj vermeye çalışan biridir. Uzaklardan duyulan bir helikopterin uğultusu kulaklarımızda çınlamaya başlamıştır. Dağların ardından o çelik kuş belirmeye/görünmeye başladığında sesin yerini nesnellik almaya başlayacaktır. Madeni cisim ile onun çıkardığı ses arasındaki iletişim kendiliğinden doğallaşacak, bir süre sonra da ikisi bir bütün halinde belleğimizde yer edecektir.

Hasan Efe burada “sesin” ve “gülmenin” eğlendirici yanından mı bakmıştır resme, yoksa daha farklı bir açıdan mı? Bize göre sanatçı zor olanı yeğlemiştir. Bir kere “sesin” önderliğinde oluşan görüntünün en can alıcı noktası “güvercinlerdir.” Adamın ağzından nota ya da doğrudan bir şarkı sözü çıkmamaktadır. Klasik bestecilerin notalarında, eserlerinde genel olarak “sesin” büyülü yapısı müzik ile örtüşür ve bu doğrultuda izleyiciye ulaşır. Burada ses ile düşselliğin kıvrımlarında bir olayı anlatmaktır esas olan, yoksa başka bir şey değildir. Bestecilerin eserlerinde bir aşk, felsefi bir olay, dönemin eleştirel yorumu gibi… Usta besteciler müziği sanatsal bir şölene dönüştürür, bir yandan da ustalıkla dinleyiciye kendi imgelemlerinde “boşluk” bırakırlar. Dinleyici o “boşluğu” kendi duyarlılığı, eğitimi ve yetenekleri sayesinde doldurmaya çalışır. Hasan Efe de böyle bir yöntem izlemiş. Çalgıcı adamın ağzından çıkan güvercinler bir bestenin notalarını andırsa bile, temelde barışı, sevgiyi ve dostluğu imlemektedir. Aynı konuyu fazla dağıtmadan öykü sanatı ile de açıklayabiliriz. Yazar, bir öykü metninde belirgin ya da değil bazı “boşluklar” bırakmak zorundadır. Öykü okuru bu “boşlukları” kendi bireysel bilgisi/kültürü ile dolduracaktır. Ondan sonra öykü metni her okunduğunda farklı anlamlar ile yeniden karşımıza çıkacaktır. Yazınsal metin okunma ediminde kendi içsel yapısında sürekli değişime uğrayacaktır. Tümcelerin ikincil anlamları, farklı yorumlar, okurun kazanımları ve doğrudan katkıları ile aynı metin her defasında yeni bir içsellik yaratacaktır. Yeniden konumuza dönecek olursak, benzer bir uygulamayı karikatür ile de gerçekleştirebiliriz. Çalgıcı adamın ağzından neden “ses” değil, sadece “güvercinler” çıkmaktadır? Hasan Efe bilinçli bir yapılanma ile bunu karşımıza getirmiştir. Bir kere sesin yerini güvercine vermekle eşdeyişle çok daha geniş bir salınıma kucak açmıştır. Evrensel değerlerin soyut-somut çizgiselliği, felsefi derinliğin diplerinde yer alan katmanların tabanına yaydığı öznel yorumu hayli ilginçtir. Karikatürdeki adamın ağzından çıkan güvercinler sadece dostluğu, sevgiyi mi imlemektedir? Bize göre insanın en temel kazanımlarından olan “paylaşımı” dile getirmektedir. Öyle ya, çalgıcı adam bir şeyler söylemektedir. Ancak ağzından ses değil, güvercinler çıkmaktadır. Bu bir illüzyonist gösteri değilse nedir? Doğada sadece insan paylaşım, dostluk, sevgi ve sanat gösterisi sunabilir. Diğer canlılar karınlarını doyurmak için tuzak kurmaya yönelik, içgüdüsel bir tavırla çiftleşmek için bunu yapmaya çalışırlar. Çalgıcı adam ise yüzündeki sevgi dolu gülümsemesi ile belli ki bir amaç için bunu yapmaktadır. Müziğin evrensel dili ile insanlığa bir mesaj vermektedir.

Dante’nin “İlahi Komedyası”nda kişinin üç aşamalı düşsel yolculuğu dile getirilir. Bu yolculukta cennet, cehennem ve Araf bölümleri vardır. Her bölümün sayısal değeri, tümcelerin dibindeki tortunun düşünsel derinliği öylesine geniştir ki hepsini toparlayabilmek neredeyse olanaksızdır. Ezoterik bilginin aşamaları örtülü bir perdenin arkasından sezdirilir. Hepsi bu.  Unutmamak gerekir ki söz konusu metinde kişinin olgunlaşması için müzik, düşünsel derinlik, ruhsal olgunluk ve özgür düşünce/irade esastır. Karikatürde bunun küçük ipuçlarını görebiliyoruz. Çalgı çalan adam (belki de bir müzisyen) esrik bir döngüselliğin uç noktasında mıdır? Böyle ise elindeki çalgıdan çıkan nağmelerin etkisi, kendisine olan yansıması hiç de önemli değildir. Daha önce Şaman konusuna değinmiştik. Karikatürdeki adamın böyle bir içselliği, beklentisi ya da avuntusu bile yoktur. Doğrudan anlatmak gerekirse, onun ağzından çıkardığı güvercinlerin zaten önemli bir konumu ve iletisi söz konusudur. Bir dervişin kendinden geçercesine “hu” çekerek Tanrı’ya ulaşma özlemi, yetisi ya da beklentisi arasında önemli bir fark olduğunu söyleyebiliriz.

Anadolu coğrafyasında saz ve söz çok önemlidir. Tıpkı karikatürdeki adam gibi… Yüzlerce yıldır süregelen yaşam serüveninde dans, saz, söz ve ritüeller birbirlerini tetikleyen bir halkanın zincirleridir. İnsanın bedensel doygunluğu, ruhsal olgunluğu, kültürel ermişliği onun temel kazanımları arasındadır. Ağızdan çıkan güvercinler neyi yansıtmaktadır? Hasan Efe çizdiği karikatürde muzip bir anlayışı da vermiş midir? Kuşkusuz bu da olabilir. Ancak doğrudan bu anlayış üzerine karikatürün çizildiğini söyleyemeyiz. O halde bu sıra dışı durumu bir tür “gülümsetme” anlayışı sayabilir miyiz? Hiç sanmıyoruz. Hasan Efe, bu güvercinler ile barışın, özgürlüğün, dostluğun, paylaşmanın ve sevginin özgüven içindeki birikimini yansıtıyor bize. Adamın duruşu estetik açıdan yorumlandığında çok da özgün ya da çarpıcı bir görüntü içermemektedir. Sanatçının bu konuda ayrı bir duyarlılığı olduğunu söyleyebiliriz. O daha çok çizdiği karikatürdeki adamın sözü güvercine dönüştürmesi ile sanatsal imgelemin doruklarında izleyiciyi dolaştırmak istemektedir. Resme yeniden bakalım. Adam elinde tuttuğu çalgı ile özdeşleşmiş gözükmektedir. Hatta bunu biraz daha yaymaya çalışırsak, çalgı-insan-müzik üçlemesi hiç de küçümsenecek gibi değildir. Bedenin ruhen ve aklen uyumlu birlikteliği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Yazımızın başında sözünü ettiğimiz olgun insanın, evrim sürecini yaşamış ve temel ahlaki kuralları benimsemiş birinin paylaşmaya yönelik bir sevdasıdır çalgıcı adam. Onun sözleri baldan tatlıdır, güzeldir, düşünseldir. Elindeki çalgı ise sadece bir “araçtır.” Hepsi bu.

Hasan Efe her zamanki ustalığını bir kez daha gösteriyor. Yılların karikatür birikimini adeta damıtarak, belirli bir süzgeçten geçirdikten sonra “özel” iletisini bizimle paylaşıyor. Sanatçının bireysel tavrı, dünyaya bakış açısı, politik görüşü önemlidir kuşkusuz. Onun çizgilerinde estetik kaygı çok fazla öne çıkmaz. Çizgisinin evrimi daha çok kendi yapısının dışındaki duyarlılığa açıktır, öyle de yoluna devam eder.

Hasan Efe bir karikatürü yaratırken, öncelikle onun işlevselliğini ve arka fonda vermek istediği iletiyi düşünüyor sonra da buna göre ana temayı kurguluyor. Karikatürün çizgiler teknik bir beceri içermekle birlikte izleyiciye dünya sorunları hakkında sorgulama şansı da tanıyor. Sanatçının kendine özgü karikatür anlayışı sıra dışı bir yapının en temelini oluşturmaktadır. Hasan Efe bunun üzerine iletiyi çizginin aralarına gizleyerek, izleyiciye soru sordurarak vermektedir. (Burada Sokrates’in ‘ünlü bilgi doğurtma yöntemini’ anımsıyoruz) Sanatçı ve izleyici bir karikatür üzerinde buluştuklarında, ikisinin artık doğrudan bir ödevi vardır. Biri çizdiği karikatürün içselliğini ve temel yapısını tanımlarken, izleyici de bunların ne anlama geldiğini sorgulamaya başlar. İkisinin ortak bir duyarlılıkta buluşması çok da güç değildir. Karikatürdeki adamın paylaşma, sevgi, barış ve dostluk üzerine olan “izlekleri” düşünsel açıdan yorumlanmalıdır. Bir sanatçının temel kaygılarından biridir, çağına tanıklık etmesi. Bu karikatürden anlıyoruz ki günümüzde barış, dayanışma ve sevgi birliği tehlikeye girmiştir. Küreselleşen dünyada her yerin köylere dönüşmesinin etkisi bundandır belki de. Demek ki her sanatçı kendi çağından kaygı duymalı, bu anlamda üretken olmalıdır.

BİR KARİKATÜRÜN SÖYLEDİKLERİ

17 Aralık 2009 Yazan oburmizah  
Kategori tufan erbarıştıran, yazarlar

tufanerbarıştıranfoto

Karikatürde hoşgörü, mizah ve sevecenlik bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bunun yanı sıra karikatürün kendi gerçekliğinde iktidarı eleştirmek, politikanın sınırlarında gezinmek gibi özellikleri de vardır. Bu nedenle, insanı bazen gülümsetip düşündürürken, bazen de içini acıtabilir.

Bir sanatçının en temel kaygısı yaşadığı çağı yakalayabilmek, gördüklerini ve okuduklarını bir biçimde dile getirmek, sanatıyla yansıtabilmektir. Filistinli karikatürist Naci Selim Hüseyin el-Ali genellikle politik temalı konuları işlemiştir.  O bölgede gülmek ve güldürmek güç iştir. Orta Doğu’nun bitmek tükenmek bilmeyen savaşları süresince doğup büyüdüğü ülkeyi savunur, bu konuda sanatsal çalışmalar yapar. Bir karikatürünü değişik boyutlarıyla değerlendirdiğimizde bu özelliklerinin çizgilerine yansımasını da görürüz.

Dinlerin ortaya çıkış süreciyle birlikte bağnazlık, tabular, kutsal metinler, gelenekler her zaman insanın karşısında set oluşturmuştur. Her birinin temelinde yatan asıl “gerçekliği” göremeyen insanın bu yanılgılara düşmesi kaçınılmazdır. Dinlerin varlığını ortaya koyan yazılı metinler ise genellikle Arapça, Aramca, Eski Yunanca, Latince ve İbranice olarak yazılmıştır. Bugün bu dillerden sadece Arapça ve İbranice varlığını sürdürmektedir. İlahi metinler yazıldığı dönemlerin dilini, kültürünü, coğrafyasını ve bilgi birikimini yansıtan bir anlayışla kaleme alınmıştır. Her biri (Tevrat, İncil, Kuran) indirildiği bölgenin insanlarına bazı öğütler vermiş, yasaklar, haramlar getirmiş, iyiliklerinin karşılığında kazanacağı sevapları, ödüllerini belirtmiştir. Bu nedenle en çok da günlük yaşam konusunda; giyim kuşam, yemek içmek, ibadet, dua, doğum, ölüm gibi insanı sıkça ilgilendiren konularda hayli ilginç saptamalara/kurallara rastlarız.

Sanatçının politik bir yanı olduğunu daha önce imlemiştik. Yaşadığı bölge ve yetiştiği kültürel ortam itibariyle dinsel bir yanı da olduğunu söyleyebiliriz. Kutsal Kitaplar üzerinde sıradan insanların yorum yapması bazı çevrelerce hoş karşılanmaz, din adamları bu görevi üstlenirler. Hıristiyan dünyası (ki onun da bir bölümü) bu sorunu yüzlerce yıl sonra aşabilmiştir. Din öyle bir tabu oluşturur ki o yazılı metinler üzerine farklı düşünmek, yazı yazmak hele karikatür gibi bir sanatı kullanarak yorumlamak son derece tehlikelidir. Üstelik sanatçının başına her an için kötü bir şey gelmesi de olasıdır…

İslam dininin yazılı temel kaynağı olan Kuran’ın ilk ayeti “oku” ile başlar. Bunun anlamı ise Kutsal Kitabı tam anlamıyla öğrenebilmek için kişinin kendi okuması, öğrenmeye çalışması ve belirli bir yargıya ancak ondan sonra varmasını amaçlamaktadır. Yaklaşık 1400 yıldır İslam toplumları tarafından Kuran ilgiyle okunmakta, halen üzerine çok değerli çalışmalar yapılmaktadır. Öte yandan bazı sıkıntılar da vardır. Dört halife devrinde başlayan Kuran üzerine yasaklar, tabular ne yazık ki bugüne kadar gelmiştir. Tanrı’nın ilahi emirlerinin yazılı olduğu bu metin yalnızca tarikat liderleri, cemaat başkanları tarafından yorumlanmış ve onların kişisel görüşleri halka dayatılmıştır. İlk emri “oku” üzerine olan bu ilahi metin neden halkın bildiği kendi dilince merak edilip okunmaz? Kendilerinden başka hiç kimsenin bu kitabı okuyamayacağını, okusa bile anlayamayacağını söyleyen, hemen her defasında Kuran’ın ancak kendi görüşleri doğrultusunda uygulanacağını ileri süren din uluları bu işi üstlenmişlerdir.

Anadolu’da halen birçok evde Kuran bir koruma kılıfı içinde duvara asılmıştır. Onu kimse yere indiremez, açıp okuyamaz, üzerine söz söyleyemez. Öte yandan içinde herkese yönelik yasaların olduğunu bildiren sözlerin bulunduğu da bir gerçektir. Halkın içinden bir kişi bu ilahi kitabı uygun koşullarda eline alıp okuyabilir, kendince değerlendirme yapabilir ve belirli bir karara varabilir. Bunlar çok doğaldır ve yapılması gereklidir. Kuran’ın bir rahle üzerinde oturtulması eski bir gelenektir. Bir kere Kutsal Kitaba karşı büyük bir saygı söz konusudur. Ona her zaman dokunulamaz, ellen(e)mez, hatta yanında yüksek sesle bile konuşul(a)maz, gülünmez…

hanzala

Naci el-Ali’nin karikatürüne baktığımızda bir rahle üzerine yerleştirilmiş Kuran’ın zincire vurulduğunu görürüz; adeta okunması ve dokunulması (kesinlikle) yasaklanmıştır. Aslında bu yasak halkın kendisinedir. Kuran okunursa, içindeki emirler halk tarafından öğrenilirse, bu defa ortaya çok farklı bir görüntü çıkacaktır. Tarikat ve dini cemaat liderleri, şeyhler, şıhlar, mollaların iktidar olma gücü bitecektir. Onların tüm toplumu istedikleri gibi yönetme anlayışı da tükenecek, işin gerçeği ortaya çıkacaktır. Kitaba daha yakından bakıldığında, sayfaların boş olduğunu fark ederiz. Okunması yasak olan bir Kutsal Kitabın bu görüntüsü normaldir, böyle olması gerekir. Okun(a)mayan sayfalar doğal olarak boş görünecektir. Halk tarafından okunmaya başlandığında ise, sayfalar canlanacak ve satırlar belirginleşecektir.

Kuran aydınlık ve beyazdır. Bu renk genellikle saflığı, dürüstlüğü, güzelliği ve lekesizliği dile getirmek için kullanılır. Karikatürün tamamı siyahtır, karanlıktır. Bu iki zıt rengin bir arada olması rastlantı değildir. Sanatçı bilinçli bir biçimde renkleri belirlemiştir. Kuran karanlığı aydınlatan, insanlara doğru ve temiz yolu gösteren tek yoldur. Gökyüzündeki hilal görünümlü ay ise bir başka anlam taşımaktadır. İnsanlar genellikle ellerini göğe açarak dua ederler, Tanrı’ya böyle yakarırlar. Şimdi Kuran açıktır; ama kapalı durmaktadır. Yüzü rahleye dönük küçük çocuğun ise elleri arkasındadır. Bunu kesinlikle bir saygısızlık olarak yorumlamamalıyız. Bu çocuk sanatçının tüm karikatürlerinde yer alır.

Çocuğun ellerinin arkada olmasının nedeni, Kuran’ı okuyamayacak olması kadar okuyamadığından dolayıdır da. Tümcenin sonu hayli iddialı ve kışkırtıcıdır. Halkın cahil olması boşuna değildir. Çocuğun da giysisi yırtık ve yamalıdır. Bunun anlamı o da yoksul bir ailenin içinde yetişmiş olmasındandır. İşte sanatçının iletisi açıktır. Kuran’ı halka öğretmeyen, bilgi sahibi olmayan, cahil kalan herkes yoksuldur. Kuran’ı yalnızca dini liderler okuyup anlattıkça, onların bakış açılarıyla öğrenildikçe yoksulluk sürecektir. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bir diğer yorumumuz ise şöyledir. Kuran açıktır; ama zincire vurulmuştur. Yani öğrenilmesi yasaktır. Çocuğun da elleri arkaya yönelmiştir. İkisi arasındaki köprü ise şu açıdan örtüşmektedir. Hem Kuran, hem de onu okuması gereken çocuk çaresizdir, ikisi de zincire vurulmuştur. Çocuk çok istemesine karşın Kuran’a sadece karşıdan bakabilmektedir. Büyük olasılıkla kendisi o ilahi sayfaları açıp okumak istemektedir.

Dinler tarihinde bağnazlık, geri kalmışlık, cehalet ilahi kitaplarından mı, yoksa bunların yeterince okunmaması ve üzerinde felsefi tartışmaların yapılmamasından da kaynaklanmaktadır? Hiç değilse ikincisinin ciddi anlamda bir boşluk yarattığını söyleyebiliriz.

Karikatürü bir de farklı bir gözle görmeye ve anlamaya çalışalım. Bu kez de Kuran ile çocuk arasında başka bir bağlantı kuralım. Çocuk elleri arkada olmasına karşın, ayakları bitişik ve nizamidir. Yani, Kuran’a bir saygı gösterisi içindedir.  Ayrıca Kuran’ın sağdan sola açıldığını ve öyle okunduğunu da unutmayalım. Nitekim Kuran’ın ilk sayfası bu şekilde açıktır. Sanatçı şunu demek istiyor, Kuran sizin çok yakınızda duruyor. Bir el uzatımı kadar yakın; ama çöller kadar da uzak.

Naci Selim Hüseyin el-Ali bu karikatüründe bağnazlığı kendi dini (İslam) yapısı içinde eleştirmektedir. Kutsal Kitabın okunması gerektiğine inanmakta ve bunu herkese önermektedir. Karikatürün aydınlık yanı buradan itibaren çoğalmakta ve bölgeye yayılmaktadır. Kuran’ın halk tarafından okunması, öğrenilmesi ve soru sorularak bilinçli bir biçimde aydınlanılması bu dinin özüne de uygundur. Karikatür bu gerçeğin altını önemle çizmektedir.