EYLÜL’DE GEL SEVGİLİ
29 Ağustos 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil
Eylül’de gel sevgili. Evet dersem çık, hayır dersem çıkma karşıma. Ortada sandık var yandan geç. Hem evet, hem hayır, ne evet, ne hayır deme sakın. Sonra bertaraf olur aşkımız. En güzel aşk, gizli aşktır. Özletme kendini. Çift kutuplu demokrasi havarileri, anlatamaz aşkın hiçbir halini. Çünkü kalbimizden beynimize giden yol tıkalı. Söylesem inanmazsın. Ben çok değiştim. Herşey gibi işte. Yılın ilk yarısında yüzde 10 büyüme gerçekleşince, kilo aldım, göbek yaptım. İstesen de sarılamazsın…
Ben seni sevmedim sevgili. Sadece, sevmeyi aklımdan geçirdim. Eksik teşebbüs benim ki. Kaç kez sorgulandım bilsen, gizli tanık ifadesi yüzünden. Villası olmayan havuza düşürdüğüm fotoğrafın çıktı üzerimden. Çok dolandırdım lafımı, “Toplu sözleşmeye de, toplu sevişmeye de hayır” dedim. Çekirdekten yetişme bir odun gibi davrandım, söylemedim adını. Fena halde düşünceliyim şimdi. Bir gün, Avrupa Birliği standartlarında sevişebilecek miyiz? Bu gidişle “Hayır”… O zaman, başımızda bir “Büyük” olmalı. İçelim, kendimizden geçelim. Hasankeyf’imizi bozmayalım. Söylesene, bütün şişeler neden tıpalı? Yoksa vatandaş boşuna mı yüksek alkollü içkiye verdi kendini. Demedi deme, herkes her şeyi anladı ama yanlış anladı.
Nihayetim olacaksa senden olsun sevgili. Trafikten ya da kanserden değil. Hayat kısa. Hayat, muhabbet ve aşk ister. Aşkı güzel yaşamalı. Hatta taraf olmak üstüne düşünüyormuş gibi yapmalı. Oysa sen, ön ödemesiz kampanyalarda terk ettin beni. Bozuk para gibi harcadın. İhtiyaç kredisi borçları, kredi kartı borçlarını 4,6 milyar geçti de hiç itirazım olmadı. Sokak aralarında su sattım, simit sattım ama dolar milyoneri olamadım. Sadece düşünce sahibi oldum. Ne zamanım, ne de mekanım kaldı. Meraklanma, kimse anlamaz boş gezdiğimi. Çünkü işsizlik oranı yüzde 11’e geriledi. Artık, evine ekmek yerine pasta götürüyor her üç işçiden biri.
Aşkta her şey mümkün değildir sevgili. Baş aşağı durmak, kıçı havaya kaldırmak, hatta sallamak hariç… “Ayrılma yok” yalanıyla aşk daha demokratik olamaz. Keşke portatif olsaydı kalbimiz, “En çok sevgi biriktiren kim?” anlasaydık. Ruhumuz; çizikler ve yaralarla dolu. Kırmızı çizgilerimizi, yerinde derin oyuklar bırakarak yitirdik. Bir yılı opsiyonlu sözleşmeler imzalıyoruz aşkta. Artık, bir yalana inanmaya ve onun peşinden koşmaya “Hayır”. Şimdi her şey referandumdan önce, referandumdan sonra. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Taş olayım bak yalanım varsa. Aşkı, melekleri gökten yere indirmek gibi indirmektir marifet. Gel de al beni. Eğer gelirsen üç kere tıklat penceremi. Lütfen, kim vurduya gitmeden, beni biraz oyala…
AHMET ZEKİ YEŞİL
VUVUZELA KİMİN İÇİN ÖTÜYOR?
09 Ağustos 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Vuvuzela, flemenko sesli mistik bir fırtına gibi ötüyor. Kimilerine göre, izdüşümlerine eğilen ve yaşamı betimleyen erotik bir ses. Sanki 60 santimlik gövdesinde başka bir geleceği ve hayatı taşıyor. Vuvuzela kimin için ötüyor? Üstüne alan yok. Zaten vatandaşın merak edecek hali de yok. Ok yaydan fırladı. Vatandaş ağzına kadar dert küpü. Sözün bittiği yerdeyiz. Obama, terörle mücadeleye desteğini tekrarladı da içimiz biraz rahatladı. Yine de herkes birbirinden ödünç söz istiyor. “Yapacak bir şey yok” lafı içimize kasten işlenmiş. Deliliğin dehlizlerinde yuvarlanıyoruz. Anlık istihbarat bir başlasa, üçlü mekanizmaya dördüncü aranmayacak. Uzmanlar sorumluluğu, vuvuzela’yı küçük bir operasyonla zurnaya çeviren Hüsnü Şenlendirici’ye yüklüyor. Çünkü bir kısım vatandaşlarımız eski Yunan filozofları gibi vuvuzela’nın boyutu hakkında kafa yoruyor. Bu durum, gönüllülük esasına dayalı olarak demokratik bir ortamda sevişmek isteyenleri, en az 3 adet çocuk yapmaktan alıkoyuyor. Bir nevi, sevişmeye eksik teşebbüs…
Vuvuzela ötüyor… O, çok özel anlamlar içeren ve çok özel insanların öttürdüğü bir düdük. Sesi, insanın doğrudan içine dokunuyor. Ancak, tam olarak kime ve hangi organına dokunduğunu anlayamıyoruz. Empati kurmakta güçlük çeken zurnacıların da, vuvuzelacıları anlayacağını sanmıyoruz. Öyle sessiz, öyle umursamaz seyrediyoruz ki… Umursamazlık, bir ahtapotun kolları gibi sarmış dört yanımızı. Başka bir şey yapamadığımız için de utanmıyoruz. Bilakis ortaya karışık bir şiir söyleyip, hüngürdeşiyoruz. Esasen, uluslar arası hukuk çerçevesinde öttürülmeyen vuvuzela, bir gün öttürenin başını ağrıtabilir. Bilakis, bu mereti milli mutabakatla öttürmelidir. Ayrıca, insanlar ilkel şeylere neden üfler? Çünkü dudaklarımız en hassas organımız. Dudak yalama alışkanlığı olanlar, dünyalık düşüncelerden uzaklaşıp bir türlü huşua ulaşamıyor. Giderek, organik bir yakınlık duymaya başlıyoruz. Zurnada olmayan peşrev, vuvuzela da olabiliyor. Bizim gibi kapalı toplumlarda iletişimin yükünü vuvuzela çekiyor. İnsanlar, onun gücünü seviyor. Desibeli, “12 Eylül”de ne olur belli değil. Belli olan şey, 100 desibelin üzerinde ses yayan vuvuzela’nın haram olduğu. Şimdi tek bir şart var. Sorgulamayacaksın. Öttüreceksin. Kayıtsız şartsız öttüreceksin!
Vuvuzela ötüyor… Hava sıcak, ortam gergin, öttürmek zor. Uyurken başlarını tutanlar dahil kimse rahatsız olmuyor. Kişi başına düşen tüketici borcu 2 bin TL ye yaklaşmış. Kimse uyanmıyor, uyarılmıyor. Her 3 öğrenciden biri aç. Aç karnına nasıl uyunabildiği araştırılıyor. Sanki vuvuzela’nın kötü etkisinden korunmak amacıyla, kamuoyuna sakinleştirici enjekte edilmiş. Bu nedenle, özellikle gençler uyurken düşünüyormuş gibi yapıyor. 1000 türlü şey var akıllarında. 999’u yeni trend terasta öpüşmek. Haydi gençler ve de genç kalanlar! Birinci vazifeniz trendleri yerine getirmektir. Çünkü insan yaşamında sadece üç şeyle karşılaşır. Flüt gibi bir şey, zurna gibi bir şey, vuvuzela gibi bir şey. Full stop. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana vuvuzela az…
EKSEN KAYDI (MI?)
09 Temmuz 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Eksen kaydı(mı?) Nasıl kaydı, kaç derece kaydı? Yoksa evrimsel süreç beynimizi kaymaya mı programladı. Rivayetler değişik. Velev ki kaydı. Merkez oynadı. Manevi iklimin yanı sıra, ezberimiz ve de kimyamız bozuldu. Esas itibariyle dinamik eksenler yalama oldu. Çatlak giderek büyüyor. O çocuksu ilk aşk, heyecan kayboldu. Politik duruş ziyan oldu. Voltaj düştü. Ampul pır pır ediyor. Cinimiz çıkmıyor. Çok manidarız. Sürprizimiz yok. Yorgun ve stresliyiz. Stres, haliyle eksen üzerinde kaşıntı yapıyor. İşin kötüsü, eksen kaydıkça kaşınan yerimizi bulmakta zorlanıyoruz. Elimiz oramızda, buramızda dolaşıyoruz. Dolayısıyla, elini taşın altına sokan yok. Tüylerimiz diken diken. İkoncanımız sıkılıyor. Yalnızlık Allah’a mahsustur. Bu nedenle, enflasyon yine çift hanede. Çekler ödenmiyor. Her şey çok değişti. Hırsızlara gün doğdu. Parmak izi bile tek değil artık. Haydi, kemerlerimizi bağlayalım! Kalıpların dışına çıkıyoruz.
Öğrendiklerimiz ve bildiklerimiz eksenimizi rahat bırakmıyor. Gizli tanık ifadesiyle, sevişmeye teşebbüsten gözaltına alınanlar çoğaldı. Cezaevlerinde ayakta bile yer yok. Evlenme azaldı, boşanma arttı. Ve nihayet veresiye fuhuş başladı. Bu arada, bilim adamları da müjdeyi verdi. 80 yaşında seks yapılabilecekmiş. Gerisi hakara makara. Artık, markalı çorap giyen, markasız don giymiyor. Sıçrama yaparken altına kaçıranlar bile kendi markasını yarattı. Kimse laga luga yapmasın. Milyoner sayısı geçen yıla göre 6 bin kişi artarak, 29 bine yükseldi. İşler tıkırında. Rabbim, “Yürü ya kulum” dediği için bu şahıslar abonman kullanmıyor. Her 100 gençten 25’i işsiz, tabanvaya yükleniyor. Sabah rüzgarıyla gelen, akşam rüzgarıyla gitmiyor. Yan gelip yatma istasyonlarına ihtiyaç var. Yolları rulo yapmışlar, kimse anasını alıp gitmiyor. Çocukların polisle kaynaşma gününde erkek dansöz oynatılmasını, uzun menzilli tarihsel mantığım bir türlü kabul etmiyor.
Eksenle birlikte hayata bakış açımız da kaydı. Yönümüz ve çizgimiz saptı. Limitimiz azaldı. Sanal hayatımız gün gibi ortaya çıktı. Karşımızdaki insanla aramızda bir şey tutturamaz olduk. Yürürken avuçlarını önündekinin kalçasına yaslayarak dengesini bulmaya çalışanların ise, can güvenliği kalmadı. Şimdi şarkılar soğuk geliyor. Aşk şarkısı söyleyenler her gün başka biriyle gezerken, eksenimiz kaderin merkezinde acılı daireler çiziyor. Hep aynı filmi seyrediyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ancak, her 10 evden 7’si Bihter’e ağlıyor. Ankara’da yaprak kımıldamıyor. Diklenmiyoruz. Dik duruyoruz. Kak(abi) Mesut'a sarılıp, yavaşça arkamıza kaykılıyoruz. Hepsi bu. Olmak ya da olmamak… Masallarımızı, fantastik öğeler ile zenginleştirdik. Unuttuk gamı kederi. Bülent ağabey lütfen ağlama. Unuttuk, 20 milyon insanı açlık sınırında. Bizi örnek alsın Tanzanya. Avrupa’da vekil maaşında lideriz ya, ne mutlu bize. Bundan böyle manşetle gelen ağam, manşetle giden paşam. Panik yok, küresel eksen vallahi sağlam!…
MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLU
18 Mayıs 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Mutlu olmak için şu an çok uygun. Mutluluğa erken rezervasyon yaptıran kazanıyor. Kış sona erdi. Mis gibi yaz koktu. Kuşlar cıvıl cıvıl, çiçekler pırıl pırıl. Kuşkonmaza kuş kondu. Kediler, damlarda güneşleniyor. İster sazla, istersen cazla eğlen. Bol bol gül. Maliyet sıfır. Mutlu olmaya karar vermek için et fiyatlarının düşmesini bekleme. Bir kahkaha, bir kilo pirzola. Kazancını sen hesapla. Hayvan sayısına kafayı takma. Son besi sayımına göre, ülkemizdeki hayvan sayısının, nallı kuzular hariç 2 milyon 200 bin olduğu belirlenmiş. İnanma! Hayvanı bol bir ülkeyiz aslında. Bu nedenle, anı yaşa. Kim mutlu edebilir seni senden başka? Hayat güzel, aşk da..
Mutlu olmak sanıldığından daha kolay. Para ile düdük çalmak gibi bir şey bu. Parayı veren düdüğü çalar. Davulun sesi uzaktan az gelir. Burun kırılır yen içinde kalır. Bu benim şahsi görüşüm. Resmi görüşüm ise başka. Açıklamazsam içim rahat etmeyecek. Geçen 8 yılda, işten çıkarılan 1 milyon 823 kişi, düdük çalamadığı için ne yazık ki mutsuz. Düdük sektörüne yatırım yapmadığı için 1 yıl içinde 287 bin iflas yaşandı. 2 milyon kişi Düdükbank’a kart borcunu ödeyemedi, kara listeye girdi. Ancak, bardağın yarısını su ile değil, gazoz ile doldurup, öyle bakmak lazım. Bu arada, gazoz sanayi de gelişir. Gazoz, memleket gibi fokurdarken yüzümüze vuran serinlikle hayallere dalmak lazım. Türkiye’nin ilk çıplaklar oteli Datça da yabancılara açıldı. Kendini orada hayal et. Ya da uykudasın, bir tarafın açık kalmış mesela. Bizim de üstümüzde yok, başımızda yok. Yöneticilerimiz neden bize bir çıplaklar kampı açmaz? İşte bunu sorgula.
Mutluluk bir yoldur. Her sabah, yola çıkmadan önce aynanın karşısına geç. Bıyık altından gülümse. Demokrasi yeniden doğsun. Bıyığın yoksa şansına küs. Hayata ve konu komşuya küsme. “Mutluluk, sıfır problemdir” aslında. Hayatındaki ayrıntıların farkına varmak için iyi ve güzel şeyler düşün. Bak! ABD taze istihbarat verecekmiş. Üçlü mekanizma tıkır tıkır çalışıyormuş. Hüseyin Obama, “Soykırım” dememiş. Türkiye, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ülkesi olacakmış. Mış, mış.. Bunlar, hep hayra alamet. Hakkını helal et. “Aşık olmadan üç çocuk yapmam” diye direnmenin bir alemi yok. Bedelli aşk hakkımız. Bırak, çocuklar borçlu doğsun. Son 7 yılda, 79 yılda yapılandan daha fazla borç yaptık. Aferin bize. Borç yiğidin kamçısıdır. Kamçılasın bizi IMF. Hangimiz vazgeçtik dünyaya gelmekten, borcumuz olacak diye?
Hadi, hür iradenle saatini mutluluğa ayarla. Durmak yok, yola devam. Sakın geç kalma. Yetişemezsen el salla. Ben yaptım oldu. Sen de yap, mutlu ol. Hem içeriden hem dışarıdan ışılda. Ya tarih yaz, ya tarih ol. Olmadı, SMS at ama asla oyunu boşa atma. Haydi! Bir, iki, üç… Mutluyum, mutlusun, mutlu…
2010 İLKBAHAR-YAZ MODASI AÇILDI
13 Nisan 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Bahar geldi, hoş geldi. Kimse kusura bakmasın, ilkbahar-yaz modası bizi çok fena gerdi. Geçen yıl yüzde 4,7 küçüldük diye bikinilerin de küçülmesi neyin nesi? 2010 yazı hafiflik sezonu olacakmış. Ancak, ceplerin iptal edilmesini mantığımıza sığdıramıyoruz. Modacıların, “İşçiye, memura ve emekliye cep lazım değil” şeklindeki açılamalarını esefle karşılıyoruz. Bu maaşa, bu cepler büyük geliyorsa suç bizim mi? Tepkiler büyük. Protestoculara hak vermemek elde değil.. “Moda”dan sorumlu devlet bakanı nerede? Modayı ve modacıları protesto etmek amacıyla evini terk edenler var. Yazık bunlara.. Bu yaz, erkek erkeğe takılmayı sevenlerin ana mekanı olan evler yol geçen hanı olursa kimse şaşırmasın. Kadınlarla yakınlaşmada ev partileri gözdeyse, bunun temel sebebi ne? Ekonomik kriz, elbette..
Tanışma yönteminde klasiğe dönülüyor. Kesişmeler revaçta. Kadınları etkilemek isteyenlere, fındıklı votka yerine anayasa değişikliğini hazmettirici Nuri Alço gazozunun ikramı öneriliyor. Öneriler arasında şapka da var. Bu yaz erkekleri şapkalı göreceğiz. Gaz maskeli olanların tercih edilmesinde yarar var. Gün gelir lazım olur. Günümüz erkeği gideceği mekanı önceden araştırıyor. Arka çıkış kapısı var mı, bakıyor. Erkek koleksiyonlarında pastel tonlar ve pijamadan bozma çizgili donlar revaçta. Tek sakıncası, havalar ısınınca magandaların da aynı kıyafeti giyecek olması. Slip modası korkutucu ama var. Parmak arası modası ise artık klasik. Anadolu erkeğinin “Milli moda açılımı” yapması için iyi bir fırsat.
Daha fazla özgürlük ve demokrasi isteyenlerin gözü aydın. Bu sezon “Özgürlük” giysilere yansıtılmış. Zincirlerle içinizdeki asi ruhu açığa çıkarabilirsiniz. Ayakkabılarda, çantalarda ve her şeyde zincir var. Böylece, isteyen istediği yerde kendini zincirle bağlayabilir. Gömlekler ise yakasız, hakim yaka revaçta. Bu, usulüne uygun yaka paça gözaltına alma uygulamalarında sorun yaratıyor. Popülerliğini koruyan trençkot, bahar yağmurlarına ve polisin tazyikli suyuna karşı etkili bir çözüm. Elbise ve eteklerde ben buradayım diye bağıran derin yırtmaçlar, oturma eylemlerine katılan bayanlar için uygun bir kıyafet değil. Aynı şekilde çok yüksek topuklar da, kalabalık içerisinde kabak gibi açığa çıkartır. Renklenen elmacık kemikleri, şiddet gören kadınları büyük bir sıkıntıdan kurtarıyor.
Yıpranmış, yırtılmış detaylar sayesinde ortaya çıkan kazazede görünümü, yeni sezonda öne çıkacak. Kumaşların iplikleri sarkacak. Sokakta sizi görenler evsiz sanacak. Tişörtler paramparça, pantolonlar kesik içinde olacak. Sağlam tişört ve pantolonları, AB standartlarında parçalatmanız gerekiyor. Bu da yeni bir iş kolu demektir. Böylece, işsizlik oranı bu yıl yüzde 14 ün altına iner. Özetle bu yaz hepimiz uçak kazasında adaya düşmüş gibi dolaşacağız. Ülkemizde iki aileden birinin yoksul olduğunu düşünürsek, bu modayı yaratanların alacağı hayır duanın haddi hesabı yok. Bayanların, bacaklarını forma sokma zamanı. Çok affedersiniz, yeni sezonda şortlar her zamankinden daha kısa. Şortların günün her saati kullanılıyor olması sağlık açısından bir risk oluşturabilir. Riskler saymakla bitmiyor. Sütyenler altın sezonunu yaşayacak gibi görünüyor. Yani iç çamaşırları bu sezon dış çamaşırları oluyor. Bu modaya uygun iltifat, “İçiniz dışınızdan güzelmiş” şeklinde olanıdır. Asker ceketler, postallar ve asker yeşili pantolonlar yeni sezonda gözde. Bu kıyafetleri giydiğiniz takdirde biliniz ki, her önünüze gelene “Vallahi darbe niyetim yok ağabey” deme durumundasınız.
2010 ilkbahar-yaz modasının ABC’sini bedavadan öğrendiniz işte..Hayırlı olsun. Görüldüğü gibi moda üreten bir ülkeyiz. Üretmeden yiyen bir ülke olduğumuzu söyleyen halt etmiş. Rahat olun. Gevşeyin. Modayı ruhunuzla özleştirin artık. Haydi!.. Ancak, “Ne olacak, modaya uyum sağlayamayan vatandaşın hali?” Merak ediyoruz.
ORMANIN BİRİNDE
05 Nisan 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Ormanın birinde, her yıl, ormanda yaşayan canlıların oylarıyla en sevilen ve en güvenilen hayvanı seçilirmiş. Oylamanın sonucu ise, hiç değişmezmiş. Ormanda yaşayan hayvanların büyük çoğunluğu bu duruma şaşırmazken, bazıları içten içe kızarmış. Bir araya geldiklerinde ise;
- Hepsi yalan, inanmayın. Ormanlar kralı Aslan’dan bizim neyimiz eksik? derlermiş.
Oysa ki, Aslan, diğer hayvanları olduğu gibi onları da komşu ormandaki hayvanlardan korur, böylece mutlu bir şekilde yaşarlarmış.
Günlerden bir gün Tilki, kendisi gibi Aslan’ı kıskanan Çakal’ı bir kenara çekip:
- Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Aslan’ın egemenliğine son vermeli, demiş. Bir duyan olacak diye neredeyse ödü kopan Çakal:
- Sen deli misin? Aslan bizden güçlü, sonra herkes onu çok seviyor, sözünden çıkmıyor, diye yanıtlamış. Tilki, Çakal’ın aklını çelmeye kararlıymış.
- Birlik olursak başarırız. Ormanı birlikte yönetiriz. En güzel ve en taze yiyecekler ayağımıza gelir, diyerek dil dökmüş. Yiyecek lafını duyan Çakal’ın aklı karışmış. Tilki, konuşmaya devam etmiş:
- Sana bir sır vereceğim. Karşı ormandaki Aslan var ya.. İşte O, daima bizim arkamızda olacak, gizlice destek verecek. O’nun dediklerini yaparsak amacımıza kolayca ulaşabiliriz.
Çakal, “Peki” diyerek, sormuş:
- Nasıl olacak bu iş?
Tilki, rahatmış. Belli ki, en ince ayrıntısına kadar her şeyi planlanmış.
- Öncelikle, “Aslan, ormandaki hayvanları tek tek yiyecek” söylentisini yayacağız. Bunun için ormanın en geveze kuşlarından yararlanacağız, demiş.
Çakal ikna olmuş.
- Başaramazsak, kaçar gideriz karşı ormana, sığınırız oradaki Aslan’a, diye geçirmiş aklından.
Tilki ile Çakal hemen işe koyulmuş. Her rastladıkları hayvana, aynı sözleri tekrarlamışlar.
- Bak kardeş, şu sevdiğimiz ve çok güvendiğimiz Aslan var ya.. Hepimizi tek tek yiyecek. Tek çare, birlik olup, baş kaldırmaktır. Benden söylemesi…
Bu sözleri duyan hayvanlar şaka yapıldığını zannedip gülmüş. Gün geçtikçe gülen hayvan sayısı artmış. Aslan’ın kulağına bile gitmiş bu söylenti. Aslan da çok gülmüş. Merak edip, araştırmış, soruşturmuş. Sonunda, Tilki ile Çakal’ın isimlerine ulaşmış. Haber salmış, gelsinler diye yanına. Tilki ile Çakal, haberi alır almaz koşup gelmiş. Korkudan ikisi de titriyormuş.
- Siz çok yaşayın. Tüm ormanı güldürdünüz, deyip ikisinin de sırtını sıvazlamış. Tilki ile Çakal, “hık-mık” etmiş ve “evet şakaydı” anlamında başını sallamış.
Tilki ile Çakal, Aslan’ın yanından ayrıldıktan sonra kara kara düşünmeye başlamış. İşte o sırada, ilk defa gördükleri yabancı bir kuş, Tilki’nin sırtına konmuş.
Yabancı Kuş:
- Karşı ormanın kralından size talimat getirdim. Bundan böyle, her gün bir hayvanı zehirleyip, ölüsünü saklayacaksınız, dedikten sonra uçmuş gitmiş.
Tilki ile Çakal “vardır elbet bir nedeni” deyip, işe koyulmuş. Gece olunca, dışarıya çıkıp gözlerine kestirdikleri hayvanları kandırmak için dil döküyorlar, yanlarında taşıdıkları zehirli yiyeceklerden ikram ediyorlarmış. Zehirlenip ölen hayvanı toprağa gömdükten sonra, sabahı bekleyip, hayvanların arasına karışıyorlarmış. Ne zaman bu konu açılsa, Tilki ile Çakal hemen lafa karışırmış.
- Gördünüz mü işte, biz söylemiştik. Aslan, her gün bir hayvanı mideye indiriyor. Bakalım, sıra size ne zaman gelecek.
Kimse inanmak istememiş.
- Olmaz öyle şey, demişler ama yine de kafaları karışıkmış.
Her gün, bir hayvan ortadan kaybolduğu için ormandaki canlıları bir korku sarmış ve içlerinden bazıları “söylenenler ya doğruysa” demeye başlamış. Bunu duyan Aslan, ne kadar güvendiği hayvan varsa etrafına toplayıp,
- Ormanda neler oluyor? Ben kimseyi yemedim, ancak her gün bir vatandaşımız yok oluyor. Halkımızı bilgilendirirken, şu konuyu da bir araştırın, demiş. Araştırma ekibinin başına da kafası çok çalıştığı için Maymun’u getirmiş. Ekip, işin aslını öğrenmek amacıyla hemen ormanın dört bir yanına dağılmış. Bu arada, ormanda yaşayan hayvanlar işi gücü bırakıp, sabahtan akşama kadar bu konuyu tartışır olmuş. Orman, ikiye bölünmüş. Yarısı, “Aslan doğruyu söylüyor, bu işte bir iş var” derken, diğer yarısı “Aslan yalan söylüyor, her gün bir arkadaşımızı yediğini gizliyor” diyormuş. Tilki ile Çakal ise, yaşananlar nedeniyle kıs kıs gülüyormuş. İşte o sırada, Yabancı Kuş yine görünmüş.
- Şimdi gülmenin zamanı değil. Bir sürü arkadaşınızı öldürdünüz. Eğer gerçek ortaya çıkarsa, bilin ki hapı yuttunuz, demiş.
Tilki ile Çakal telaşlanmış,
- Biz ettik sen etme, sakın kimseye söyleme. Ne dersen yaparız, diyerek ağlaşmışlar.
Yabancı Kuş:
- Yeni yalanlar bulup, 40 kez tekrarlayacaksınız. Aslan’a karşı birleşeceksiniz. Size karşı olanları, güzel vaatler ile yanınıza çekeceksiniz, dedikten sonra uçup gitmiş.
Tilki ile Çakal, yeni bir yalan bulmak için kafa kafaya vermiş. Bir yalan Tilki, bir yalan Çakal söylemiş. Ancak, buldukları yalan bir türlü hoşlarına gitmemiş. Sonra, uzaktan gelen bir sesle irkilmişler. Başlarını kaldırıp bakmışlar, karşılarında bir Papağan. Papağan, hep aynı sözü tekrarlıyormuş:
- Hayvan Hakkı.. Hayvan Hakkı…
İkisinin de gözleri parlamış. İkisi de durduğu yerde zıplamış. İkisi bir ağızdan demişler ki:
- Aklınla bin yaşa Papağan kardeş. En güzel yalanı sen buldun.
Papağan, söylenenlerden bir şey anlamamış. Şaşkın şaşkın bakmış.
- Ben hayatımda hiç yalan söylemedim. Hakkı, benim kaybettiğim sahibim. Ben, kızdığım zaman O’na “hayvan” derim, demiş.
Bu kez, şaşırma sırası Tilki ile Çakal’daymış. Tilki, durumu düzeltmek istemiş:
- Çok güzelsin, dur gitme! Takıl bize. Seni kraliçeler gibi yaşatırım. İstersen, sahibin hayvan Hakkı’yı aratırım. Eğer, bize yardım edersen, demiş.
Papağan, “çok güzelsin” sözünden etkilenmiş. Bir hoş olmuş. Teklifi düşünmeden kabul etmiş. Tilki de, şartını söylemiş:
- Günde 40 kez “hayvan hakkı” diyeceksin. Başka da bir şey söylemeyeceksin.
Papağan, oradan uzaklaşırken kendisinden istenileni yapmaya başlamış.
- Hayvan Hakkı ! Hayvan Hakkı !
Çakal, Tilki’nin kulağına eğilip,
- Ben bir şey anlamadım, demiş.
Tilki, alaylı bir tavırla cevap vermiş:
- İyi ki bir şey anlamıyorsun.. Sen sadece dediklerimi yap. Bundan sonra, Aslan’dan hakkımızı isteyeceğiz. Vermezse, Hayvan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz.
Papağan, görevini çok iyi yapmış. Ormandaki bütün hayvanların aklına “Hayvan Hakkı”nı yerleştirmiş. Anlayan, anlamayan, anlayıp da karşı çıkan, anlamayıp “uygundur” diyen de olmuş. Kısacası, zaten görüş ayrılığında olan ve bu yüzden ikiye ayrılmış olan orman halkı şimdi birbirinden daha da uzaklaşmış. Bu durumda Tilki, Çakal’a demiş ki:
- Şimdi, sen bir yandan, ben bir yandan orman halkına “hayvan hakkı”nın daha fazla özgürlük olduğunu anlatacağız.
Dedikleri gibi de yapmışlar.
- Vallahi kendimiz için bir şey istemiyoruz. Biz orman halkının daha özgür olmasını istiyoruz, demişler.
Bazı hayvanlar, örneğin Ağustos Böceği:
- Ben özgür bir hayvanım. Sabahtan akşama kadar çalıp söylerim. Bana karışmadığı için Aslan’dan da memnunum, diye karşı çıkmış.
Tilki, bu sözlere hazırlıklıymış. Hiç düşünmeden cevap vermiş;
- Kış gelince, bir lokma yiyecek için Karınca’nın kapısında ağlıyorsun. Bundan böyle özgürlük şarkıları çalmanı istiyorum. Kışlık yiyeceğin benden, demiş.
Konu yiyecek olunca, Ağustos Böceği kolayca ikna olmuş. Hemen orada başlamış, özgürlük şarkılarını çalıp söylemeye.
Artık, bütün orman “hayvan hakkı”nı konuşuyor, “özgürlük ve demokrasi” şenliklerinde eğleniyormuş. Bu arada, Tilki’nin adı “Özgürlük Savaşçısı”na çıkmış. Aslan da duymuş olanları. Biraz da alınmış. Haber salmış.
- Özgürlük savaşçısı kimse yanıma gelsin, tanıyayım, demiş.
Tilki’yi bir korku alınca uzaklardan Yabancı Kuş yine görünmüş. Yabancı Kuş, yeni bir talimat getirmiş.
- Korkma! Sonuna kadar yalan söyleyeceksin. Bunların hepsi eğlence diyeceksin..
Tilki rahatlamış. Öylece Aslan’ın yanına gitmiş. Karşısında bir kez daha Tilki’yi gören ve şaşıran Aslan’a, aldığı talimatın dışında bir şey söylememiş. Yalanlarına Aslan’ı inandırmış.
Günlerden bir gün orman, herkesi şaşırtan bir haber ile çalkalanmış. Haberi, kaybolan hayvanları araştıran ekibin başı olan Maymun vermiş:
- Karınca kardeş, toprağa gömülü bir ceset buldu! Demek ki, iddia edildiği gibi Aslan kimseyi yemiyormuş. Aramalarımız devam edecek.
Tilki ile Çakal hiç aklına getirmemiş bu durumu. Tilki hemen bir yalan uydurmuş:
- Aslan, karnı tok olduğu için öldürdüğü hayvanı daha sonra yemek üzere toprağa gömmüş.
Ormandaki hayvanların kafası yine karışmış. Aslan’dan yana olanların morali yerine gelmiş. Seslerini yükseltmeye başlamışlar:
- Biz zaten özgürüz. Daha fazla özgürlük yalanlarıyla kandırılıyoruz. Artık, kendimize gelelim.
Tilki ile Çakal’ın keyfi kaçmış. Merakla Yabancı Kuş’u beklemeye başlamışlar. Çok geçmemiş, Yabancı Kuş uzaktan görünmüş. Tilki ile Çakal heyecanla sormuş:
- Başka cesetler ortaya çıkarsa ne yapacağız?
Yabancı Kuş:
-Önce sakin olun. Sonra, ekip başı Maymun’u kazılara son vermesi için mutlaka ikna edin, demiş.
Tilki ile Çakal, hiç vakit kaybetmeden Maymun’u aramaya koyulmuş. Sonunda bir kazı sırasında bulup, konuyu açmışlar.
- Maymun kardeş, boş ver bu işleri. Bir şey çıkmaz zaten. Yorma kendini. Takıl bize, hayatını yaşa.
Maymun, bu sözlere kızmış.
- Bu görevi sonuçlandırmam gerek, demiş.
Tilki, gerektiğinde kullanılmak üzere Yabancı Kuş’un kendisine verdiği bir zarfı cebinden çıkarmış ve demiş ki:
- Elimizde uygunsuz vaziyette kaydedilmiş görüntülerin var. Bunları National Geographic’e vermemizi ister misin?
Maymun cevap vermemiş ama bakışlarıyla çok şey söylemiş. Leb demeden leblebiyi anlayan Tilki, Çakal’a seslenmiş:
- Tamam bu iş…
Ormanda, zaten var olan huzursuzluk gün geçtikçe artmış. Aslan’a karşı olanlar “özgürlük” diyerek yollara dökülmüş. Aslan’ı savunanlar özgürlük düşmanı olarak suçlanınca sayıları giderek azalmış ve sesleri çıkmaz olmuş. Bu kez kara kara düşünme sırası ormanlar kralı Aslan’daymış. Çünkü, bu arada en güvendiği hayvanlar, başta Maymun olmak üzere “bana ne!” diyerek kenara çekilmiş. Sonunda, Aslan, düşünmekten ve üzüntüden hastalanmış. Bunu duymayan da kalmamış. Gelişmeleri gün gün izleyen Yabancı Kuş, gökyüzünde keyifle süzülüp, Tilki ile Çakal’ı aramış, bulmuş.
- Şimdi tam zamanı. Aslan’ın işini bitirin, demiş ve gitmiş.
Tilki ile Çakal da, “nasıl olacak bu?” diye iyice düşünüp, Aslan’a “geçmiş olsun”a gitme kararı almışlar. Ancak, önemli olan bundan sonrasıymış.
Tilki:
- Aslan’ı yiyecek ile kandıramayız, demiş.
- O zaman zehirli iğne ile halledelim, diye karşılık vermiş Çakal.
Tilki, ilk kez parlak fikir ortaya atan Çakal’a teşekkür etmiş. Bu önemli görevi yerine getirebilecek zehirli iğnesi bulunan en uygun hayvan kim? İşte bunu araştırmışlar. Sonunda Kuduz Böceği’nde karar kılmışlar. Kuduz Böceği’ni arayıp, bulmuşlar. Kuduz böceklerinde doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin panzehiri de bulunurmuş.
Tilki:
- Ormanlar kralı Aslan ancak senin yapacağın iğne ile iyi olur. İğnenin yan etkisi olursa, panzehiri sen de nasıl olsa, demiş.
Kuduz Böceği inanmış.
Tilki, Çakal ve Kuduz Böceği, Aslan’ın yanına gitmişler. Aslan’a “geçmiş olsun” demişler. Sözü, Tilki almış:
- İğneciyi getirdim. Merak etmeyin, çok çabuk iyi olacaksınız.
Aslan, çaresiz yüz üstü yatmış. Kuduz Böceği, iğnesini yapmış. Beklemeye başlamışlar. Aslan, iyi olmayı beklerken daha da kötüleşmiş. İşte bu sırada Tilki, Kuduz Böceği’nin üzerine atlayıp, onu ayağıyla ezmiş. Sonra, Çakal’a dönüp:
- Bu iş tamamdır. Hemen buradan uzaklaşalım, demiş.
Ertesi gün, ormandaki bütün hayvanlar aynı haberi konuşmuş.
“Kralımız Aslan ölmüş..!”
Hayvanlar, sokaklara dökülmüş ve “artık özgürüz” diye bağırmışlar. Şarkılar söyleyip, eğlenmişler. Özgürlük savaşçısı Tilki, “bu kadar eğlence yeter” deyip yönetime el koymuş. Çakal’ı da kendisine yardımcı seçmiş. Ancak, ilk günlerin sarhoşluğu içinde kimse bir şey anlamamış. Eğlenmekten yorgun düşüp uykuya dalan Tilki ile Çakal’ı, Yabancı Kuş uyandırmış.
- Göreviniz bitmedi. Karşı ormanın Aslan’ı sizi kutlamaya gelecek. Onu en iyi şekilde karşılayın. Kırk gün kırk gece sürecek şölenler düzenleyin, demiş ve gitmiş.
Tilki:
- Yabancı Kuş haklı. Yeni Aslan’ı çok güzel karşılamalı, teşekkür etmeli, diyerek ormana haber salmış. Bütün hayvanların, ormanın meydanında toplanmalarını istemiş. Haber yayılmış. Yavaş yavaş meydanda toplanmaya ve heyecanla karşı ormanın Aslan’ını beklemeye başlamışlar.
Ve nihayet, ormanın dışa açılan büyük kapısında önce bir toz bulutu görülmüş. Tilki el çırparken, alkışlayın anlamında işaret vermiş. Aynı anda “hoş geldin” sesleriyle büyük bir alkış kopmuş. Toz bulutu dağılınca… O da ne? Karşılarında simsiyah bir Aslan gören hayvanlar şaşırıp kalmış. Siyah Aslan’ın ardından karşı ormanın hayvanları da tek tek içeri girmişler.
Tilki:
- Hoş geldiniz, şeref verdiniz, gibi laflar etmiş.
Siyah Aslan:
- Sizi hizmetlerinizden ötürü kutluyorum. Seni sağ kolum, Çakal’ı sol kolum yapıyorum. Ancak, bir günlüğüne.. Yarına kadar gönlünüzce yaşayın, demiş.
Tilki:
- Nasıl olur sayın kral? Bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da bize güvenebilirsiniz, diye karşılık vermiş.
Siyah Aslan kükremiş:
- Siz yaşadığınız ormana ihanet ettiniz. Yarın bana da ihanet edebilirsiniz.
Sonraki günlerde, Tilki ve Çakal’ı hiç gören olmamış. Onları soran hayvanlar da aniden ortadan kayboluyormuş. Orman, yeni gelenlerle kalabalıklaştığı için yiyecek ve içecek azalmış. Ancak, ormanın asıl sakinleri korkusundan, “biz eskiden mutluyduk” diyemiyormuş. Zaman geçmiş, yavru hayvanlar büyüyüp akılları başlarına geldiğinde, anne ve baba hayvanlar mutsuz yavrularının kulaklarına şu sözleri fısıldamış:
- Böyle olacağını bilseydik, özgürlük diye sokaklara dökülmezdik. Aldatıldık.
HIYARLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN
24 Mart 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Her gün, bir gün.. Boş bulduğum günü “Hıyarlar Günü” ilan ettim. Hıyar severlerin hayır duasını almaya kararlıyım. Halik bilmezse, malik bilir. Üzerinize afiyet, ben de kendimi hıyar gibi hissediyorum. Kendini hıyar gibi hisseden ve de arkalarından “hıyara bak, hıyara!” diye seslenilenleri çok iyi anlıyorum. Artık, başımız dik mutluluk şarkıları söyleyebileceğimiz bir günümüz var. Bütün hıyarların “Hıyarlar Günü” kutlu olsun. Senede bir gün, pilav günü yerine Hıyarlar Günü’nde buluşalım. Bu anlamlı günü, semt pazarından alacağımız birer hıyarı birbirimize hediye ederek kutlayalım. Siyaset bizim işimiz değil. İktidarın bizi fark etmesini beklemeyelim. “Hepimiz hıyarız” diye bağıralım. “Salın da gel meydan hıyar görsün” türküsünü çığıralım. Beraber ıslanalım, bu yollarda. Pek çok yaz, pek çok sevinç beklesin bizleri.
Hıyarlarda anlama sıkıntısı var diyenleri utandırma zamanıdır. Bu ülkenin bizim gibi hıyarlara ihtiyacı var. Ülkemizin geleceğinde bizim de imzamız olsun. Senede bir gün, “hıyarlık paylaşılmaz” kuralını bozalım. Bir hıyarın, halet-i ruhiyesini yine bir hıyar anlar. Altları kuru, keyifleri yerinde olanlar bizi anlayamaz. Severiz hıyarlığı, yapışmış üzerimize. Alışmışız. Gittikçe hıyarlaşıyoruz. Sessiz ve karmakarışığız. Detayların içinde kayboluyoruz. Üzgünüz. Çaresiziz. Hıyarlık bir insanın özgürlüğü mü, yoksa laneti mi, çözemiyoruz. Göz göze gelmeyi beceremiyoruz. Ortaya çıkmaktan ve hıyar gibi dolanmaktan korkuyoruz. Çünkü, dışarıda cümbüş var. Sokaklar sarhoş. Bütün ve tek olmak mı, cacık olup yok olmak mı? İşte bütün mesele bu..
Zaman artık sahici değil. Baş aşağı gidiyor her şey. Hiçbir şey şaşırtmıyor. Mevsimler değişti. Ancak, hıyarlık değişmedi, gelişmedi. Neden? Çünkü, ülkemizde okur yazar olmayanların sayısı 7.5 milyona yaklaşıyor. Yoksul ailelerdeki kadınların yüzde 58’i hiçbir zaman gazete okumuyor. Bu yüzden hayatımız hüzünlü. Tanıklık ettiğimiz olaylar umut vermiyor. Patlıcan’a, “Patlican” diyerek yaşlanıyoruz. Her dört Türk’ten biri geçen yıl tatil bütçesinden kısmış. Yani, hıyar gibi evinde oturmuş. 6,5 milyon abonenin elektriği kesilmiş. Yani, mecburiyetten ve dışarıdaki aydınlıktan habersiz tarlada yatan hıyar gibi yatmış uyumuş. Her 10 kadından 4’ü hıyar yerine konularak dövülmüş. Her dört gençten biri işsiz. Yani, her dört gençten biri iş aramaktan yorulunca, kendini hıyar gibi hissetmeye başlıyor. Kazara iş bulanlar ise, işsizlere ayıp olmasın diye yüksek sesle, “İşsizim, mutsuzum ve hıyar gibiyim” atasözünü mırıldanıyor.
Keşke, her şey bizim istediğimiz gibi olsa. Hıyarlar birbirine benzemese. Başı sonu aynı olmasa. Engelli demokrasi kader değildir ama engelli hıyar olmak kaderdir. Hıyarlar Günü’nde, kaderimizi baştan yazalım. Günlük yaşantımızın bir parçası haline gelen hıyarlığımızı doğru yönlendirip, performansımızı arttıralım. Kapı gibi arkasında durup, savunalım. Algıları geliştirip, hıyarlık bilinci oluşturulmasına katkı sağlayalım. Kendimizi sevelim, sevdirelim. Senede bir gün, memleketi germeyelim. Cümle alemi hıyarlığın büyülü dünyasıyla tanıştırıp, köşe yazarlarına örnek olalım. Unutmayalım ki, gün gelip can bedenden gidecek. Ancak, geriye hıyarlığımızın sanal halleri kalacak. Ve her şey nasıl sessiz başladı ise öyle sessiz bitecek. Yaşamın görünürdeki ciddiyetinin ardında yatan hıyarlığın farkında olduğumuz için ne mutlu bize…
“AY LAV YU” ROSA
17 Şubat 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
Gözün aydın Türkiye. Müjdeler olsun halkıma. Dağıt kafanı. Dünyanın bir numaralı gece kulübü, İtalyan restoranı ve girilmesi en zor barı Rosa’ya kavuşuyoruz. Şükür kavuşturana. Senin için feminen, sofistike, elegan ve çekici özelliklere hep sadık kaldım. Rosa, tatlı hayatımızın en güzel rengi. Eğlenceye doyacağız. İnsani Kalkınma İndeksi’nde 78.sıradan 77’ye fırlayacağız. Her gün yeni bir hayata yelken açacağız. Büyük aşklar bekliyor bizleri. “Ay Lav Yu” Rosa. Hayatımız değişecek. Nasıl değişecek merak ediyoruz. Mutluluğu beklemedeyiz. Prime class kadınları karşılasın bizleri, hatta şımartsın. Nereye gidelim derdi bitti. Öğlen yemeği için Venedik’e gidip, ayaklarımızı suya sokmaktan ya da Paris’te laubali şaraplar ile sarhoş olmaktan bıktık. Dünya eğlence haritasında yerimizi alıyoruz, hazır olun!
Rosa… Gustosu zenginim. Yükselen gücüm. Sende hayat var. Canlılık var. Güneşten, sudan, havadaki oksijenden bile önemlisin. Sana “May Darling” diyeceğim. Sıcak görüşmelerimiz için bekle beni. Sözüm söz, Bellini’den tatmadan geçmeyeceğim. Gerekirse hukukun önünden dolanacağım. Şarabımızın biri Rose, sabah kahvaltısı için, diğeri normal olacak. Krem yazlık pantolon ve Hawaii gömlek giymişsem eğer, anla ki Pina Colado veya Ma Tai içeceğiz. Salatalık sosunda marine edilecek yiyeceklerimiz. Havyar ritüeline kayıtsız şartsız uyulacak. Meyvelerden, goyaba, manga ve kaju’ya bayılacağız. Degustasyon menüsüne methiyeler düzeceğiz birlikte. Fütüristik formlar ve fantastik çizgi filmlerden çıkmış gibi görünen modellerin heyecan uyandıracak. Hafif somon ve canlı mercan tonları, saç rengine baştan çıkarıcı bir cazibe katacak. Mekanların ruhu üzerine yemin ederim, Ayşe Arman’ı kıskandıracaksın.
Rosa… Şans bizden yana. Artık rahatla. Hınzırca gül. Sana geldiğimde, iyimserliğim tavan yapacak. Euro gaz ver bana. Yüksek düzeyde katılımlı toplantılarda tam olarak mutabakata varacağız. Olayları parmak sallayarak değil, eğlenerek anlatacağız. Toplantı değil, efsane kaldığı yerden devam edecek. Piti Uomo kapsamında küçük çaplı bir Doskers defilesi keyfimize keyif katacak. Ancak ben, Emanuel Ungaro tasarımlarını tercih edeceğim. Kusuruma bakma, önümü iliklemeyeceğim. Çünkü, kimsesiz çocuklar yararına hangi bayan soyunursa ona sarılacağım. Giyinmek için sen de fazla kafa yorma. Alkış ve ıslık sesleri arasında izleyenlerin dudakları uçuklasın. İki içki arası, isteyen duş alsın, isteyen amuda kalksın. Aklımız, Raidd Bar‘da (23. Rue du Temple) kalmasın. İnsanlar diyalogumuzun absürtlüğünü kavrasın artık.
Rosa…Haydi, çalan nostaljik Fransız şansonlarına eşlik edelim. Yoksul halk, tepelerdeki gecekondulardan bizi kuşbakışı mı seyrediyor? Eczacılar, doktorlar, işçiler, öğretmenler, öğrenciler, çiftçiler ve emekliler gürültü mü yapıyor? Oldu mu şimdi, Rosa?…Ah Rosa, vah Rosa…
ÇOK ÖNEMLİ BİR TOPLANTI
04 Şubat 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
İzmaritler kül tablalarından taşmış, sigara dumanı bütün salonu kaplamıştı. Sonuca yaklaşıldığını gösteren en küçük bir belirti de yoktu. Birçoğumuzun sık sık saat yerine takvim yapraklarına bakıp bakıp, oflayıp poflamasına karşın kimse “Başlarım toplantınıza, ben gidiyorum“ demek cesaretini gösteremiyordu. Çünkü, yedi gündür çok önemli bir konuyu tartışıyorduk.
“XYY krmozonları, insanlarda canilik duygusu yaratıyor mu, yaratmıyor mu ?” İşte bütün sorun, bu soruya “Evet” ya da “Hayır” diyerek tartışmayı bitirmekti. Hazırlıkları aylarca süren bir toplantının, bir saatte bitmesi herhalde beklenemezdi. Toplantının bir saatte bitmesini bekleyenler, zaten çoktan gitmiş, sadece gazeteciler ile televizyoncular kalmıştı. Onlar da nöbetleşe kalarak bizi izlemeye çalışıyorlardı.
Toplantıya katılan konuşmacılar, uykularını açmak amacıyla zaman zaman tuvalete gidiyor, rastladığı diğer konuşmacıya,
- Olmaz ki ama, bütçe görüşmelerine benzedi bu iş , diyerek kızgınlığını dile getiriyordu. Diğeri kafa sallayıp,
- Başkana söyleyelim de bu akşam sulu yemek gelsin, diyordu.
Bir ara, çoğunluğun “Evet” demeyi başarması, hepimizi çok şaşırttı. Nihayet , konunun sonuçlanması an meselesiydi. Ancak, başkan çıkıp da,
- Daha işin başındayız, beyler. Ülkemiz büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğuna göre yılmadan çalışacağız, diyerek tartışmayı uzatınca dünyamız karardı.
Tek umut ışığı, çoğunluğun bu kez “ Hayır “ da karar kılmasıydı. Bu umut ışığını güçlendirmek amacıyla söz aldım.
- Sayın başkan, sayın konuşmacılar. Bir haftadır buradayız. Bir haftada neler olmaz arkadaşlar ? Allah göstermesin bir darbe olsa kimin haberi olur ? Bizleri gizli örgüt kurmaktan içeri atmazlar mı ? Belki de asarlar…
gibi bir konuşma yaptım.
Konuşmam, alkışlar ve bravo sesleri ile kesildi. Çünkü, herkes toplantının sonuna geldiğimize inanmıştı. Tabii sözü başkan yardımcısı almasaydı.
- Şunu açıkça ifade edeyim ki, bu kadar önemli bir konuyu darbe marbe söylentileri ile geçiştiremeyiz. Kan ve idrar tahlilleri kampanyasını hemen başlatmakta yarar bulunmaktadır.
Artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Nereden incelirse oradan kopsun, düşüncesine kapılan ve koltuklarına gömülen konuşmacıların bir kısmı uyuklamaya, bir kısmı da elindeki kalem ya da çay kaşığı ile oynamaya başladı. Sigara dumanı öylesine yoğunlaşmıştıki, yorgunluktan kimse kimsenin yüzünü seçemez olmuştu. Ben de karşımdakinin salt gözlerini görüyor, bakışlarını hiç beğenmiyordum. Sinirlerime hakim olmak için, bakmamaya çalıştıysam da yine gözlerim kayıyordu. Sesimi çıkarmasam korktum zannedecek. Sonunda dayanamayıp adamı dürttüm.
- Beyefendi ! Bir şey varsa söyleyin. Dik dik bakmak da ne oluyor ?
- Toplantı bitti mi , gidiyor muyuz ? diyerek toparlanmaya başladı.
- Ne toplanması… Memlekete rezil olduk. Sizin gibi horuldayanlar yüzünden televizyonlar reyting yaptı, diye ikaz ettim.
- Hayırdır inşallah, rüya görmüşüm, diyerek kendine gelmeye çalıştı.
Bu durumu gören başkan çok sinirlendi ve işaret parmağını havaya kaldırıp bağırdı :
- Bu salonun havalandırması çalışmıyor mu ?
- Beyefendi lütfen konuyu saptırmayın. XYY kromozomları ile salonun havalandırması arasında bir ilgi olacağını sanmıyorum, diye yanıtlayan bir başka konuşmacı tekrar uykuya daldı.
Böylesine önemli bir toplantının yedinci gününde de sonuçlanamayacağını düşünen gazeteciler bir bir giderken, salonu “Yandım anam !” diye bir ses çınlattı. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, gazeteciler, televizyoncular yeniden salona doluştular. Arka arkaya flaşlar patlamaya başladı. Sonradan anladık ki, bir konuşmacı elindeki çay kaşığı ile oynarken, kaşığı Başkanın gözüne fırlatmış. Bu nedenle başkan masaya kapanmış,
- Canileri sokakta aramayın. Caniler aramızda, diye bağırıyordu.
Televizyoncuların hemen canlı yayına geçmeleri nedeniyle, başkanı hep birlikte yatıştırdık. Televizyonculara, önemli bir şey olmadığını ve durumun yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını söyleyip, yeniden tartışmamıza geçtik. Ancak, konuya olan ilgi oldukça azalmıştı. Bu kez sözü aramızdaki bir doktor aldı :
- Şimdi sizlere fotoğraflarını göstereceğim üç canide XYY kromozomlarına rastlanmıştır. Ayrıca, troid bezinin fazla çalışması ile meydana gelen ruh halini de eklemek istiyorum, dedikten sonra fotoğrafları dağıttı.
Arkasından söz alan bir sosyolog :
- Bu tür kişiler terörün gelişmesine yardımcı oluyor ve bazı kesimlerce örgütlendiriliyor, gibi bir konuşma yapınca kıyamet koptu.
Bazı konuşmacılar bu sözlerden alınmış olmalı ki, masaları yumruklarken bağırıyorlardı :
- Derneğimizin üyesi olan insanları teşhir etmeye hakkınız yoktur. Bunun hesabını sorarlar adamdan. Burada mademki siyaset yapacaktık neden dansözlü, içkili bir açılış yapmadık ?
Ortalık iyice karışmıştı. Kül tablaları, çay bardakları daha sonra da sandalyeler havada uçmaya başladı.
Çok geçmeden kendimizi acil serviste bulduk. Kafalarımızı, gözlerimizi bantlayan doktorlar, bizleri barıştırdıktan sonra kromozom tahlili için gün verdiler. Biz, demokrasilerde böyle küçük tartışmaların her zaman olabildiğini söyleyerek buna karşı çıktık. Arkadaşlar haklı olarak ,
- Aman ha !.. Ne olur, ne olmaz …, dedi.
Acil servisten çıkar çıkmaz da kamuoyuna bir açıklamada bulunarak, çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edeceğimizi bildirdik.
HABER/YORUM
26 Ocak 2010 Yazan oburmizah
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar
“64 memur sürgüne gitti yerlerine akrabalar atandı”
İç turizmi canlandırmaya yönelik uygulamalar.. Zaten, yeni gelenler de yabancı değil akrabaları.
“İşçiyi suya döktüler”
Günlerdir grevde olan işçiler, nerede duş alacak? Sendikaların düşünemediğini polis düşünmüş.. İşçilere birer kalıp sabun dağıtılmalıydı…
“Grup seks isteyen eski eşini öldürdü”
Toplumumuzun ekip çalışmasına yatkın olmadığı açıkça görülüyor. Bu gidişle AB’ne girmemiz çok zor.
“Yandık ilaçta kuyruk dönemi geliyor”
Vatandaş, selamlaşmayı ve durup iki çift laf etmeyi unuttu. Şimdi, ilaç kuyruğunda birbirini tanıyanların oranı yüzde 95’lere varırsa başarıdır.
“Klarnetini çorabına işletti”
Takdir edilmeli. Çorabına değil de donuna mı işletseydi? O zaman, neden arkasına değil de önüne işletti tartışması başlayacaktı.
“Domuz gribinden ölenler artık açıklanmayacak”
Domuz gribinden ölenleri sayan memurun bilgisayarına domuz virüsü bulaşınca ipin ucu kaçtı.
“Lise öğrencisi ile otomobilinin içinde sevişirken yakalanan İngilizce öğretmeni hakkında soruşturma açıldı”
Bir dil bir insan, iki dil iki insan. Uygulamalı çağdaş dil eğitimine son verilmesi büyük hata.
“İkoncan 26 yaşına göbek atarak girdi”
Göbek atsa da girecek, atmasa da girecek. Göbek atmasının başka bir nedeni olmalı. Boşta geziyordu da iş mi buldu acaba?
“26 yıllık kuaför 24 saatte 363 kişiyi tıraş edip rekor kırdı”
Biraz daha çalışıp, tıraş ettiği kişi sayısını 550’ye çıkarmalı. Aksi halde, bu rekor işe yaramaz.
“Reno 12’den 13 kişi çıktı”
Reno 12’den 12 kişi çıkması lazım. Mantıken yani.. Bu durum, halkımızın bilinçsiz beslenme sonucu giderek ufaldığını gösteriyor.
“Soymaya girdiği villada duş alıp makarna pişirdi”
Bir hırsızın, koskoca villada makarnadan başka yiyecek bulamaması, ülke ekonomisi hakkında yeterince fikir veriyor. .
“Albüm tanıtımına kimse katılmayınca Gülşen’in morali bozuldu”
Yarım ekmek arasına patates katkılı eski kaşar dağıtılmış olsaydı, Gülşen’in morali tavan yapardı.
“Dolmuş beklerken tecavüze uğradı”
Yanlış durakta beklemenin sonucu.
“Evine misafir gelen kadına tecavüz etti”
Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer. Adamcağız imkanları dahilinde ikramda bulunmuş.









(5,00 puan, toplam 5)