YÖNETİME NORMAL YOLLA GELMİŞTİM

13 Ocak 2010 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasu

Düzenli aralıklarla askeri darbenin yapıldığı Afrika ülkelerden birinde, son darbecisi asker de görevini tamamlayıp köşesine çekildi. Köşe ki, ne köşe… Kuraklıktan top­rakları çatlayan ülkenin en güzel, en verimli yerine yaptırdığı saray yavrusu evine taşınmıştı. Saray yavrusu evciği, yem­yeşil bir ormanın içindeydi. Evinin önü yüzü masmavi bir gölle; arkası ise, çağıldayarak akan bir akarsuya bakıyordu.

Bu görüntü karşısında, ülke topraklarının kıskançlık­tan çatır çatır çatladığı kanısına varabilirdi görenler. Oraya ev yaptırmak sanıldığı gibi kolay olmadı. Çok karşı çıkanlar oldu. Tüm eleştirilere kulak arkası ederek, bildiğini okudu. İnsanların, gözü olabilirdi evinde. Bu yüzden evini, kötü ruhlara, kötü gözlere ve yırtıcı hayvanlara karşı büyü ile korumaya karar verdi. Ülkenin dört bir yanından gelen büyü­cüler, bu işte görev aldılar.

Her darbeci gibi, yönetime el koymuştu ama, el koymak deyimine oldum olası kızmıştır:

- Ne demek efendim yönetime el koymak, yönetime sarma atmak gibi bir şey. Bizler, yönetime ne el koyduk, ne de parmak attık. Ülkenin geleceği için, insanlarımız için her türlü tehlikeyi göze aldık, başıboşluğa dur, dedik.

Başıboşluğa dur dedikten sonra, şu devlet başkanlığını durun biraz da, ben yapayım, diyerek tüm muhalefete karşın, yüzde yüzlük bir oy çokluğu ile devlet başkanı seçtirmişti kendini. Aradan biraz zaman geçince, kral olduğunu ilan etti halkına. Vatandaş, kendi arasında, “Be kuş beyinli adam, bu devirde krallık mı kalmıştır?” diye ko­nuşuyordu. Fiskos gazetesi çok iyi çalıştığından, bu söy­lentiler kulağına gitmişti. O da,

- Kral bildiğiniz anlamda kral değil. En iyi en güzel anlamında kullandım kral sözcüğünü. Her zaman söylerim, şu ülkeye gelmiş geçmiş en iyi yöneticiyim, bunu herkes biliyor, diyordu.

Kral hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, sonuç de­ğişmedi. Devlet başkanı olduktan sonra, neler olmadı ki… Kendi yapmış olduğu yasalarla, ülkenin altını üstünü getirdi. Çağdışı kalmış ne denli düşünce ve görüş varsa, hepsi ön plana çıktı. Bu düşünce ve görüşleri savunanlar, ülke yönetiminde söz sahibi oldular. Ülke için yaralı birçok kurum ka­patıldı. Sanatçı ve bilim adamları, topluma ve ülkeye zararlı olacağı kanısıyla, içeri atıldı. Yiyecekten artırım için, asılanların sayısı da bilinmiyordu.

Zaman, su akıp geçti, süresi dolmuştu. Her darbeci gibi, tarihin karanlıklarına gömülecek; adı geçince, ilenme ile anılacaktı. Devlet başkanlığının son günlerinde, resmi üniformalarını giyip sabahlara dek uyumazdı. Bir darbe da­ha yapsam da süremi uzatsam diye, ayna karşısında alıştırmalar yapardı.

Üstelik, bir gece sabaha karşı, sarayındaki tüm çalı­şanlarını topladı:

- Arkadaşlar, gün bizim günümüz. Vatandaş, bizden görev bekliyor. İktidarı ele geçirmezsek, vatanın hali yaman­dır, diyerek bir darbe daha yapmaya kalktı da, taraftar bulamadı.

Sarayın hekimi, durumun ayrımındaydı. Daha önce­kiler de, aynı şeyleri yapıyorlardı. Bir sakinleştirici yapıp yatağına yatırdı. Sonra da,

- Bu hıyar heriflerin hepsi aynıdır. Yönetime zorla ge­lirler, zorla giderler. Dünyanın neresinde görülmüş, kendini darbeyle devir, yine iktidara gel. Oh, ne iyi iş, diyerek gülüyordu.

Süresi dolunca, hiç zorluk çıkarmadan yaptırdığı sa­ray yavrusuna taşınmıştı. Buyruğuna oklu yaylı askerler ve­rildi. Devlet başkanlığı zamanında, bol bol konuşmaya, bilip bilmediği konularda demeçler vermeye alıştığından, evinin bahçesindeki ağaç dallarına kargaların, kuşların konmasını fırsat bilerek, başlardı söyleve:

- Sevgili kargalar, bizler iktidarı ele geçirmeseydik, siz­ler ne olurdunuz, biliyor musunuz? Kargalar, bir iki tümce sonra ve de sesten rahatsız olup giderler, bir daha da uğramazlardı oraya…

Koskoca evde ne yapacaktı, canı sıkılıyordu. Canı sıkıldığından, evde bol bol dırdır etmeye başladı. Sekizinci karısı bir dayandı, iki dayandı. Sonunda:

- Bu adamla birlikte yaşanmaz, halk, yıllar yılı nasıl da­yandı, diyerek anasının yanına gitti.

İyice yapayalnız kalmıştı. Kuşlar da uğramıyordu bahçesine. Hep aynı konuşmaları dinlediklerinden, yollarda arada bir görenler de yollarını değiştiriyorlardı. Yapacak bir şey bulamayınca, edebiyatla uğraşmaya karar verdi. O gü­zellikler içinde insan şair olmazsa, hiçbir şey olamazdı. Şiirler yazmaya başladı. Basım evlerine gönderdi. Kendisine, şiiri bırakıp çocuklar için masallar yazmasını önerdiler. Çünkü yazdıklarını çocuklar bile zor yutardı. Adı, “Masalcı Dede’ye” çıktı.

Güzelim evde her şey iyiydi hoştu da, yalnızlıktan canı sıkıyordu. Bunu, gazetecilerin yanında söyleyince, gazetelerde koca koca puntolarla habere dönüştü: İyi bir kısmet çıkarsa evlenebilirim…

Bu habere önce kızdı. Sonra da, belki on sekizlik gü­zel bir kısmet çıkarsa evlenirim, diye beklemeye koyuldu. Gazetelerde bu haber çıkar da, böyle adama kısmet çıkmaz mı? Evlenmek isteyenler çıktı kuşkusuz. Her gelen mektup ve evlenme isteği onu daha bir üzdü. Bu evlenme istekleri karşısında bunalıma düştü. Yemekten içmekten kesildi. Ya­nında çalışanlar, durumun ayrımındaydılar. Niçin bu duruma düştüğünü bilmiyorlardı. Bir hekime görünmesi için çok direttiler. Hekimlere ne denli güvenebilirdi? Gelen evlenme istekleri halkın ağzına düşerse, iyice alay konuşu olabilirdi. Bu yüzden hekimlere danışmaktan vazgeçti.

Gelen evlilik isteklerini kesinlikle birine danışmalıydı. Sorununu anlatıp biraz olsun rahatlatmak istiyordu. Ama kime? Gazetelerin, dertleriniz ve sorunlarınız köşesine yazsa, posta evinden gazeteye ulaşmadan durum anlaşılabilirdi. Mektupla sorununu anlatmak pek güvenli değil­di. Ama, kendisini yönetimde olduğu yıllarda sürekli des­tekleyen gazetenin, o işlerle uğraşan hekim bozuntusunu rahatlıkla yanına çağırıp sorunu açabilir, işin nedenini öğrenebilirdi.

Düşündüğü gibi yaptı. Gazetenin hekimi, pek istekli olmamakla birlikte, işverenin isteğini kırmadı ve emekli dar­becinin evine geldi. O da, merak ediyordu ne amaçla çağır­dığını. Çok kısa bir hoşbeşten sonra, sorunu açtı. Gelen mektupları dolayısıyla evlenme isteklerini getirip önüne yığdı. Mektupları tek tek okuyor, yeri geliyor yorumlar yapı­yordu:

-Bak şuna bak! Adam, zoofili yani hayvan seviciymiş

Suç bizde. Yıllar yılı eşek gibi çalıştık, bu ülkenin uğruna. Çok çalışmanın nedeniyle, adam bizi eşek olarak mı belledi nedir?

Bu yorumlara gülmemek için, hekim kendini zor tutu­yor, dilini damağını ısırıyordu. Bir mektup bitiyor hemen bir başkasına geçiyordu:

- Bu mektup da, nekrofilia yani ölü sevicisinden. Herif bizi ölü mü sanıyor. Bizim ölümüz yeter be! Silahımızı elimize alınca, görürsün ölümüyüz, değil miyiz? Yönetimdeki arkadaşın hakkına saygım olmasa, bugün istesem yönetimi ele geçiririm, diye ağzından köpükler çıkarak bağırıyor, bu­ sözün üzerine bir bardak su içip ferahlıyordu.

Gazeteci hekim de, işte o zor biraz, dercesine bakı­yor; dinlemeyi sürdürüyordu. Tüm mektuplar bitti. Bir tane normal insandan mektup gelmemişti. Zoofilialardan tutun da, ölü sevicilere, mazoşistlere dek sapıklardandı gelen mektuplar… Bunun nedenini sordu:

- Görüyorsun, evlenmek istedik, halt ettik. Hep cinsel sapıklardan gelmiş, bunun nedeni nedir sence?

- Bunun nedeni sizsiniz, dedi gazeteci. Çünkü siz, yönetime normal yolla gelmemiştiniz. Sizi herkes, yönetime geliş biçiminizle değerlendirdiği için, sizi normal bir kişi olarak görmüyorlar. Yönetime normal, demokratik yol­dan gelseydiniz, gelen mektuplar böyle olmazdı. Suçu başkasında aramaya gerek yok. Tek suçlu sizsiniz; bir de yönetime geliş biçiminiz…

Bu yanıttan sonra, emekli darbecinin yüzü, renkten renge girdi. Şakaklarından, boncuk boncuk terler boşandı. Bir şey diyemedi ve sustu. Sadece, gazetecinin yüzüne, nedeni bilinmeyen baş sallayışlarıyla bakıyordu…

RUS SALATASI

09 Ocak 2010 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasu

Dört beş yıl var ki, Pimpirik Nazmi’nin meyhanesine uğramıyordum. Karımı annesinin yanına gönderince, bekarlığımda saltanat sürdüğüm Pimpirik’in meyhanesine uğ­radım.

Karımı gönderdim dediğime bakmayın. Anasını özle­miş; anası da bizim çocuğu… O yüzden gitti. Bana da birkaç günlük sultanlık göründü.

Meyhaneden içeri girince, Pimpirik gözlerine inanamadı.

Yanıma gelerek,

-Hapiste miydin be kardeşim, kaç yıldır görünmüyordun, dedi.

Evet, dercesine basımı salladım… Pimpirik, daha da pimpirikleşti:

- Siyasi nedenle mi? dedi.

-Evet, dedim.

- Bir dakika bekle, diyerek hesap almaya gitti kasaya.

Pimpirik, benim bu sözümden sonra hesabı karıştırır, kesinlikle de yanlış alır. Takmıştır beni kafasına. Birazdan gelip “ Yok kardeşim, seni meyhaneye alıp da, basımı belaya sokamam… “ diyecek, kapıyı gösterecekti…

Yıllardır tanırım Pimpirik Nazmi’yi. Her şeyden kuş­kulanır. Siyasi olayların su yüzüne çıktığı yıllarda, siyasetin “s” sini meyhaneden içeri sokmaz; elinde gazetesiyle geleni içeriye almazdı. Birkaç kadehten sonra çakır keyif olmuşuz. Bir şarkı tutturmuşuz. Pimpirik, zebani gibi dikilir başımıza;

-Ya şu şarkıyı kesin, ya da kibarca def olun. Sizden para da istemiyorum. Bir daha gelmeyin… diye kibarca uyarırdı.

Söylediğimiz şarkıyı siyasi bulmuştur. Ne bileyim, söylediğimiz şarkıyı bir siyasi grup kullanıyormuş da…

Geçmişte, ilk tanıdığımızda da böyle biriydi. Özelliğinden hiçbir şey yitirmedi. Üstelik son askeri darbeden sonra, daha bir titiz, daha bir kuşkucu oldu. Hapisteyim deyince, nasıl da pimpirikleşti…

Nazmi, hesapları almış. Alelacele geldi yanıma.

- Buraya geldiğini gören oldu mu?

- Polis izliyordu, dedim.

Üzgün bir tavır takınıp,

-Kusura bakma Halil, seni içeri alamayacağım, dedi. Laf olsun diye bastım kahkahayı. Arkasından da,

- Amma pimpiriklisin be Nazmi, eski özelliğinden bir şey yitirmemişsin. Artık bırak şu pimpirikli, kuşkucu halini, dedim.

- Sizler, böyle oldukça bırakmak kolay mı? Hem siyasi suçlusun, hem de çık gel buraya. Babam olsun, alırsam namerdim. Bunca yıllık adımı lekeleyemem…

Sonunda durumu anlattım. İnanmamış olacak ki,

- Gerçekten hapse girmedin mi? diye en az üç kez sordu.

Dayanamadım:

- Yahu kardeşim, evlilik en büyük hapis değil mi? Yoksa, dört beş yıl nasıl olur da ortalıkta görünmem. Büyük Şair ne demiş: “En politik şiir aşk şiiridir…” Evlilik de en politik hapis sayılır bana göre. Çünkü, aşk yüzünden düşüyoruz bu hapse, aşk yüzünden…

Pek bir şey anlamadı sanırım. Gerçi ben de tam olarak anlattım mı, pek sanmıyorum. Lafın tamamı aptala anlatılır, derler. Pimpirik, heyecanlı olmadığı zamanlarda akıllıdır. Biraz korkup heyecanlandı mı, yandı gülüm keten helva. Sonrasını ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sadece büyük şairin kim olduğunu öğrenmek istedi. Söyleyince,

-Aman Halilciğim bırak şimdi şiiri, şairi, Nazım’ı, Orhan’ı yerin kulağı vardır. Başımıza iş açtırma, dedi.

Ayaküstü söyleştikten sonra, bir yer gösterdi. İçtiğim içkiyi bilirdi Pimpirik. İçkilerin en kişiliklisinden bir 35’lik al­dı geldi. Mezeleri söyledim. Ezme, kızartma, peynir, rus salatası, salatalık, domates…

Mezeler geldi. Her şey güzel geldi de rus salatasına kafam takıldı. Rus salatası olarak gelen meze tabağımda; bezelyeler, havuçlar, patatesler, salatalık turşusu, haşlan­mış yumurta parçacıkları ayrı ayrı mayonezin çevresine sıralanmıştı. Salatayı oluşturan sebzeler boca edilmemiş, karıştırılmamıştı.

Her ne denli ayrı ayrı konulmaya çalışılsa da, sebzeler birbirine karışmış, birbirlerinin içinde dolaşıyor­lardı. Mayonez, her sebzeye kıyısından uçundan bulaşmıştı. Bezelyeler, turşunun içine girmiş, havuçlar patatesin üstüne çöreklenmişti… Birbirlerine düşmanca bakıyorlardı tüm sebzeler. Yumurta parçacıkları, öteki sebzelerin içinde geziniyordu…

Pimpirik’i çağırıp,

-Bu ne böyle, dedim, rus salatası böyle miydi? Sanırım aşçının işi çoktu ki, sebzeleri birbirine karıştıracak zaman bulamadı

Pimpirik:

-Rus salatası birkaç yıldır böyle ikram ediyoruz. Biliyorsun, Sovyetler Birliği dağıldı. Dağılan bir devletin salatası durur mu? Bizde rus salatasını ayırdık, dedi.

-Bu saçmalığı nereden çıkardın, nerede görülmüş rus salatasının karıştırılmadan servis yapıldığı?

-Bana bak, yılların Pimpirik’i yaş tahtaya basmaz. Ayrılan, dağılan bir devletin salatası da ayrılır, aynı kalmaz.

-Ne ilgisi var salatayla dağılan bir devletin. Cins misin be adam?

-İlgisi olmaz mı? Şimdi ben onları karıştırıp getirsem demezler mi,

“Adam, meyhanesinde komünizm propagandası yapıyor. Ayrılan bir devleti birleştiriyor. Özlemlerini salatasında yaşatıyor.” Ben, ayrı ayrı getireyim de, sen ne yaparsan,yap…

-Peki, peki, dedim.

Sonra da  demiryollarından  emekli yetmişlik Raci Amcayı gösterip,

-Şu adam sivil polis, sadece rus salatasını denetlemek için geliyor, dedi ve gitti.

Raci Amca, yetmiş yaşından sonra içkiye mi başlamıştı? Şaşırmadım desem yalan olur. Niye şaşırıyorum ki, en zor ekonomik koşullar altında ezilen bir emekli, içmeyip de ne yapabilir ki…

Rus salatasını oluşturan sebzeleri, mayonezle karıştırdım. Ne güzel bir görüntü oluştu tabakta. İnsanın iştahını kabartıyordu. Rus salatası, işte böyle olur. Yamalı bohça gibi rus salatası mı olurmuş? Kim ne derse desin rus salatasının sebzelerini karıştırmadan yiyecek denli de mi­desiz değilim. Bir yudum rakı aldım. Ohhh… Bir parça da rus salatası, ilaç gibi geldi, ikinci yudumu alırken, Raci Amcayla uzaktan da olsa, kadeh kaldırdık birbirimize. İkinci yudumun ardından, bir parça daha rus salatası, ağzımın tadı yerine geldi…

Pimpirik, bir bana, bir Raci Amcaya bakıyordu. Hem de pimpirikli, pimpirikli…

CAHİT AMCA ÇAMAŞIRA BULAŞIĞA BAŞLADI

22 Aralık 2009 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasu

Yetmişindeki Cahit Amca, evde çamaşıra, bulaşığa başla­mış. Düyunca şaşırıyoruz. Nasıl olur da, bunca yıl iş yapma­yan Cahit Amca iş yapar, işe başlar…

Yapıyor işte, hem de yeni gelinlere, evlilik çağına gelmiş kızlara parmak ısırtırcasına.

Cahit Amca, yaptığı işten hoşnut mu? Ne gezer … Kızsa da, söylense de, geçiriyor eline eldivenleri; köpürtüyor sabunu, deterjanı… Yıkamaya başlıyor tabağı, bardağı…

Bu çamaşır, bulaşık yıkama işi, nasıl mı başladı? Her şey, kızının Amerikalı biriyle evlenmesiyle başladı.

Önceleri sevinesi oldular. Amerikalı olsa da, dilini dinini anlamasalar da, hoş bir damatları vardı. Sevgide, saygıda ku­sur etmezdi. Dili döndüğünce anne, baba diyerek deli divane olurdu Cahit Amca ve karısına.

Bu evlilikten, Cahit Amcanın kızı da hoşnuttu. Adamın kahvesi yok, içkisi ve sigarası yoktu. Bütün gün evde pinekliyordu. Önlüğü geçirdi mi üzerine çamaşırı, bulaşığı yıkar; köşe bucak toz alır; onun üzerine mutfağa girer, birde yemek yapardı.

Konu komşu, bir yandan imrenir; öte yandan da dedikodu etmeden duramazdı:

- Şans olacak azizim insanda şans. Görüyor musunuz Cahit Amcanın evde kalmış kızını. Durdu durdu, Amerikalıyı gözünden ve gönlünden vurdu. Para gani, kızın eli sıcak sudan soğuk suya girmiyor. Bundan iyisi can sağlığı, diyorlardı.

Mahalleli, apartman komşuları Amerikalı damadı konuşadursun. Cahit Amcanın karısı Nimet Hanım, başladı kocasına dokundurmaya:

- Görüyor musun damadı, kızımı prensesler gibi yaşatıyor. Sen ne yapıyorsun be adam. İnsan biraz iş yapar iş, diyordu sık sık.

Cahit Amca, önceleri pek ciddiye almasa da, bu söylenmeler öyle çoğalmıştı ki, çekilecek durumu kalmamıştı. Yaşla birlikte, çene kasları daha bir gevşiyor; çene daha da düşüyor­du. Karısı da bu yargı için güzel bir örnekti.

Gençliğinde de böyle çenesi düşük olacaktı ki, gözünün yasma bakmaz boşardım, diye düşünüyordu Cahit Amca. Yetmiş yaşında, karı dırdırı çekilmese de, sineye çekiliyordu. Tek neden de Amerikalı o hınzır damadın işgüzarlığıydı…

Dilinden anlasa, biraz konuşabilse,

- Damat enayilik etme, bu yaştan sonra bizi çamaşıra, bula­şığa başlatacaksın. Otur adam gibi, neyine gerek iş, diyecekti.

Ama beceremiyordu. Bu düşüncesini sekiz on kez söyledi. Damat anlamadı. Ne kalın kafalı adam, diye düşündü. Çocuğa söylesen anlardı…

Karısının bu dırdırı, iş yapmasını istemesi karşısında, bir­kaç gün kızının evine kaçtı. Orada, damadının nasıl çalıştı­ğını gördükçe daha da sinirlendi. Kızının evinde kalmak da çözüm değildi. Kaç gün kalabilirdi ki… Cahit Amcanın dönüp dolaşıp gideceği yer eviydi. O da öyle yaptı…

Baktı ki karısının çenesi çekilecek gibi değil. Koltukların tozunu almayla başladı. Dırdır biraz azalmıştı.

Zamanla koltuk tozu, cam silmeydi derken, çamaşıra, bula­şığa bulaşmış; değme kadınlara taş çıkartıyordu…

Boş zamanlarında elinde yemek kitabı, yemek öğrenmeye çalışıyordu. Nimet Hanım biraz insancıl olduğundan yemeği kocasına bırakmıyor; belki de, birden kocasının gözünü korkutmak istemiyordu. Yavaş yavaş alıştıracaktı, kim bilir… Bu kez de, Cahit Amca, tutturuyordu, yemeği de yapayım, diye. Tartışıyorlardı arada sırada bu yüzden.

İş güçle zaman nasıl geçiyor, ayrımına varmıyordu. Kafası da dinçti, gerçi biraz yoruluyordu ama, sağanak biçiminde ge­len dırdırlardan da kurtulmuştu. Varsa yoksa ev işi. Nimet Hanım mı ne yapıyordu? Ne yapacak, kızıyla birlikte o gün senin, bu gün benim geziyordu…

Aynada elinde eldiven, boyunda askılı önlüğüyle kendini görünce gülüyor; damadına ne diyeceğini bilemiyordu, ayna­nın önünden geçmemeye, geçse bile aynaya bakmamaya özen gösteriyordu.

Ah damat ah, sizin en iyiniz bile, adamı yetmişinden son­ra uşak ediyor uşak, diye düşünüyordu. Balkona çamaşırları asmaya giderken…

BİLETİME BÜYÜK İKRAMİYE ÇIKACAK

16 Aralık 2009 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasu

Ne içime doğdu, ne de düşlerime girdi. Kuşlar da üzerime etmedi. Ama, aldığım bu son piyango biletine büyük ikramiye çıkacak. Nasıl mı bu denli kendimden eminim; orasını anlatayım…

Bilmiyorum sizler hiç dikkat ettiniz mi; ben, birazcık piyango biletleriyle bozduğum için, dikkat ettim. Çıkan büyük ikramiyelerin çoğu, olağan dışı koşullarda, normal olmayan ortamlarda sahibini bulmuştur. Gazete başlıklarını anımsarsınız sanırım: “Belediye Otobüsünde Aldığı Bilete Büyük İkramiye”, “İkramiye Üç Yaşında Çocuğun Başına Kondu”, “Son Bileti Aldı, Köşeyi Döndü…”

Bunları okuduktan sonra, ben de olağandışı koşullarda bilet almanın yollarını arıyor; bunun için fırsat kolluyordum. Kentler arası yolculuklarda verilen on, on beş dakikalık dinlenmelerde bile, ilk işim piyango bileti almak oluyordu. Belki de şansım iki kent arasına sıkışmıştır. Mola verilen yerde bilet bulamazsam, ver elini kent merkezine. Terslikler de olmuyor değil, otobüsümü kaçırıp taksilerle otobüsüme yetiştiğim çok olmuştur. Mola yerinde piyango bileti peşinde koştuğumdan, tuvalet gereksinmesi için otobüsleri dağda, bayırda durdurmam da kronikleşmiştir.

Sürücülerden azar işitirim çoğu kez:

- Koskoca adam, bir şeyine sahip olamıyor.

Söylemesi kolay, siz de benim gibi şans peşinde koşsanız olacağı budur. Yolculuklarda bir amorti yakalamasam bile, umudum sürmekte.

Gördüğüm bir düşten sonra, genel bir tuvaletin birinde bilet almayı da denedim. Düşümde bir genel tuvalete girmiştim. Tuvaletçiye para veriyorum, o bana piyango bileti uzatıyor. Var bunda bir hikmet diyerek, gördüğüm ilk tuvalete girdim. Kapıyı kapadım; bekliyorum, bir biletçi gelsin de bilet alayım. Ne gezer, dışarıdakiler söylenmeye başladılar. Ben biletçi bekliyorum:

- Herif öldü mü, kaç saattir içeride…

- Uyanık biri olmalı, hava parası almadan çıkmaya niyeti yok.

Bende çıt yok. Bu ara başka bir tuvalet boşalıyor. Oraya giriyorlar; ben içeride beklemedeyim. İnatla piyango bileti satıcısını bekliyorum. Adam gelecek, bağıracak: “Beyler, size de çıkabilir, bilmem kaç milyon…” İçerden elimi uzatıp bir tane çekeceğim. Al işte olağan dışı koşullarda bir bilet, çıkmazsa ne olayım…

Bekle, bekle gelmez. Sanırım en son birisi şikayet etmiş ki, tuvaletçi gelmiş, kapıyı yumrukluyor. Biletçi geldi, şans kapıyı çalıyor sandım. Elimi uzatıp,

-Bir yarım verir misin, dedim. Bekliyorum. Herif, bangır bangır bangırdıyor.

- Ne yarımı be adam, elini uzatmışken tam veririm görürsün ebeninkini. Çık hadi çık. Sapık mıdır nedir, diyerek kapıya öyle hızlı vurdu ki, burnunun yelinin harman savurduğu belliydi.

Tuvalette şansım gülmüyor, elim arkamda çıkıyorum. İçerde çok kalmamı bağırsaklarımın bozukluğuna bağlıyorum. Tuvaletçi de, bağırsakların bozuk da, elini uzatıp yarım falan ne demek oluyor, dercesine yüzüme bakıp,

- Senin kafan bozuk kafan. Hiç insan iki saat kalır mı, tuvaletin içinde. Yine de bağırsakların için, bir de at müshilini dene, diyor.

Tuvalette şansımı denemem bir işe yaramıyor. Kendi çocuğumla şansımı denemek istiyorum. Evde o denli uyarmama karşın biletçinin yanına gidince inadı tutuyor.

- Hadi al oğlum bir bilet, diyorum. İnatçı, kesinlikle anasına çekmiş.

Çek oğlum bir bilet, diyorum yalvarırcasına. Omzunu silkiyor, istemiyor. Biletçi de uzatıyor, başını okşuyor, sonuç yok. İnatçı bir anadan olan çocuk normal olur mu? O, bilet çekmeyince; çekiyorum kulağını. Yararı olmuyor. Kulak çekmem bir işe yaramayınca, iki tokat atıyorum. Çocuk ağlıyor çevremize insanlar birikiyor. Çember içine alınıyoruz, dövecek gibi bakıyorlar bana. Bilet milet alamadan ayrılıyoruz oradan. Çevremize birikenler peşimiz sıra söyleniyorlar:

- Hey anam hey, babaya bak. Çocuğu bu yaşta kumarbaz yapmaya çalışıyor.

- İnanın, çocuk babadan akıllı. Aptal olsa, eli uzanırdı bilet tomarına.

- Boyun posun devrilsin adam, sen önce adam ol, sonra bilet alırsın…

Neler denemedim ki, olmadı efendim, olmadı. Son biletleri mi almadım. Ayağımın ucuna ucuna atılan biletleri mi… Kadın, erkek; yaşlı, genç her cins biletçiden de aldım. Koltuk değneklisinden, bisiklette satana dek… Kuşların çok olduğu yerlerde başıma mı ettirmedim. Yüzüme bön bön bakıp, masum pozlara bürünenlerden de almışımdır tomar tomar. Meyhane, birahane ve tüm hanelerde şansımı denedim. Otel, motel, pansiyon; denizde, karada, daha uçağa binmedim. Uçağa binsem, orada da şansımı denemek isterdim.

Olağan dışı koşullarda aldığım en son piyango bileti yüzünden, uçakta bilet almama gerek kalmayacak. Nasıl mı? Basında sık sık okursunuz; şu kentin belediyesi çok çalışıyor. Yollar köstebek yuvası gibi kazıldı; kazılmadık yer kalmadı… Bizim ilçenin belediye başkanı da bunlardan etkilenmiş olacak ki, kendisine “çalışkan” önadını kondurmak için, yolları kazdırmaya başladı. Kanalizasyon kanallarını yenileyecekmiş. Güzelim kanalizasyonun açıkta şırıldayarak denize ulaşmasını izleyebiliyorduk. Aylar önce açıldı, ama kapanmadı. Sanırım kendi kendine kapanmasını bekliyor yetkililer.

Kanguru gibi zıplaya, zıplaya gittiğim bir gün, bir evin köşesini döner dönmez, kapatılmayan kanalın içinde buluverdim kendimi. Ben daha ne oluyor demeden, biri üzerime abanıp lök gibi düştü. Sağım solum ıslandı. Adam, “çıkarın, çıkarın” gibi sözler ediyor sandım. Kulağımı verince daha iyi anladım. Benim gibi kılavuzu izleyip peşim sıra düşen adam, bir piyango bileti satıcısıydı. Adam, işine öyle bağlı ki, kanalizasyona düşmüş umurunda değil, yardım isteyeceğine bağırıyor:

-Haydi, size de çıkabilir, bilet alın…

Hastaya çorba sorulmazmış. Şırıl şırıl akan su ve atık sesleri arasında,

- Aman kardeşim seni şans yolladı şans, sen kendin düşmedin, diyerek adamın elinden bilet tomarını kaptım.

Birer tane tam, yarım, çeyrek bilet aldım. Bizim düştüğümüzü görüp yardıma gelenler bu işe şaştılar. Sadece izliyorlar ve konuşuyorlardı:

- Amma boktan alışveriş oldu ha…

- Biz, yıkanıp paklanıp alıyoruz, bir hayrını göremedik, foseptik içinde alınca mı çıkacak.

Siz öyle deyin. Sekiz on gün sonra gazetelerde resmimin altında, büyük puntolarla şu haberi görürseniz şaşırmayın: “Kanalizasyon Çukuruna Parasız Düştü, Milyarder Çıktı” Yıllardır olağan dışı koşullarda bilet almak için çırpındım durdum. Bundan güzel olağan dışılık mı olurmuş? Kesinlikle bu son aldığım biletlerime büyük ikramiye çıkacak. Çıkacak parayla, neler yapacağımı bile planladım, ikramiyeyi alacağım günü iple çekiyorum.

KRİZ ÇEŞİTLEMELERİ

14 Ekim 2009 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasuKRİZ İÇİN NE YAPMALI

Krizden etkilenmemek için krize yılbaşında büyük bir kırmızı don giydirilmeliydi. O fırsat kaçtıysa nefesi güçlü bir hocaya okutup üfletilebilir. Muska yazılır, nazar boncuğu takılabilir. At nalı, kurutulmuş tosbağa kabuğu takılabilir. Krize karşı horoz yumurtası, solucan sidiği, sivrisinek kıkırdağından büyü de yapılabilir.

NASIL YARDIMCI OLALIM

Büyük özveri gösteren patronlara işçiler olarak yardımcı olalım. Nasıl olacak bu yardım? Kesinlikle sendikalı işçileri aramızda barındırmayalım. Gizli olsa da yakalarsak patrona durumu anlatalım, gammazlayalım. Maaşımıza zam yaptırmayalım. İki ayda bir maaşımızı alalım.  Onu da patronun ürettiği malları alarak tüketelim. Yemekleri kaldırtalım, yemeksiz emek harcanacağını gösterelim. Patronumuzu incitmeyelim. Yazıktır, günahtır garibime…

KRİZ KİMİ VURDU

Küresel kriz denen karların, kazancın azalmasından en büyük darbeyi sendikalı işçiler yedi. Sakın ola bu kriz sendikalara ve sendikalı işçilere karşı yaratılmış olmasın. 24 bin sendika üyesi emekçi işsiz kalınca, hani şey yani…

İŞSİZLİK

Krizle birlikte işsizlik tırmanışta. Tırman, tırman, nereye kadar tırmanacak. Doruğa geldiğinde kesinlikle tırmalayacak bir yerleri…

THE SON

Her filmin sonunda alışmıştık bu yazıya: SON  Yabancı filmlerde ise THE END… Bu küresel kriz de küreselleşme ideolojisinin sonu. Film burada bitti mi? Küreselleşme  THE SON…

KRİZ SEÇMELERİ

Daralma reel kesimi vuracak. Üretim satış ve karlılık düşecek. İşsizlik artacak. Kurdaki artış enflasyonu azdıracak. Ülkemizde daha çok hissedilecek. Dünya ticareti daralacak, iğne deliğinden geçecek. Oto sanayinde iç Pazar durup satışlar azalacak. İnşaatlarda durum kötü. Küçülme giderek artacak. Giyim sektörü iyice çuvallayacak. Çuval giyinmek moda olacak. Yabancılar yatırım yapmayacak. Projeler beşinci mevsime sarkacak.

Bunu adına ne derler, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin. Hamdolsun ne olup bittiğini anlamıyoruz. Ağraz gibiyiz, bir şey de söyleyemiyoruz bu konuda. Dünyada, ülkede olana mel mel bakınmakla yetiniyoruz. Ah cahil kalmayıp da olan biteni anlayabilseydik. Yaşanan tablonun adı ne? Hangi ressam bunu çizebilir? Hangi yazar anlatabilir. Bir zahmet anlayanlar, anlamayanlara anlatsın. Kafamızın aldığı kadar anlarız….

Cımal Ökü- Sendikasız İşçi

SULU SÖZLER

14 Ekim 2009 Yazan oburmizah  
Kategori savaş ünlü, yazarlar

savasu

SULU SÖZLER

Su gibi malın olsun, Bağdat’tan sinek gelir.

Arap’ın dostluğu su görünene kadar…

Var mısın suyuna iddiaya…

Abdal suyu içince gözü pabucunda olurmuş.

Suyun akmayanından insanın yere bakmayanından kork.

Suyu havana koy, döv döv siyanür çıksın.

Su içene yılan bile dokunmazmış. Su bittiğine göre yılan şimdi kime dokunacak.

Bulanacak su olmadığına göre neyin durulmasını bekleyeceğiz.

Su kurur, düşman uyumaz.

Su testisini nerede, neyin yolunda kıracağız.

Küçüğe su veremeyeceğimize göre, büyüğe söz verelim mi?

NE DEDİLER?

Mahdem Damla ( Toprak ve hıyar ağası) : Suyu elbette kullanacağım. Yüz binlerce dönüm araziyi damacana suyla mı sulayayım. Kuyu açmışım, nehirden su çekmişim. Allah’ın suyu bu, kim karışır? Ben o suları çekmesem, millet hıyarı nereden yiyecek. Hıyar yetiştirmeyince ve de  satamayınca benim ağalığım nerede kalacak… Kimse çamur atmasın su bizim hakkımız çeke çeke alırız.

Berdi Tatlı ( Çiftlik sahabı) : Tuz Gölü bizim yüzümüzden kurumuş. Uzaydan bakınca mavi, masmavi görünen göl artık yokmuş. Buna neden  bizim gibilermiş. Külliyen yalan, el kadar çektiğimiz suyla koca göl kurur mu? Diyelim ki kurudu, ya da kuruttuk. Adı üstünde, Tuz Gölü, suyu ne yapsın. Tuz Gölü’nün içinde su olursa kesinlikle tuz erir. Bu insanlara iyilik de yaramıyor. İyilik olsun diye suyu çektik yani…

Selnam Kuru ( Su tüccarı) : Şimdi bize sardılar. Suyu metalaştırmışız da satıyormuşuz. Satmayalım da insanlar siyanürlü, cıvalı, kurşunlu su mu içsinler? Suyun maliyetini nasıl hesaplıyormuşum, size ne lan, pardon yani insanın ağzını da bozuyorlar. Ağzım, boğazım kurudu, ver kızım şuradan bir bardak su… Oh be, dünya varmış. Su gibisi var mı? Bir de bizim sularımız, daha hoş oluyor be. Halkımızı bu zevkten mahrum edemezler. Su satılır hem de babalar gibi satılır. Su satılmazsa, çoluk çocuk aç mı kalsın, hüngür, hüngür…

Fadiz Selale (Ev kızı, yaş çok küçük) : Ay canım yesinler, su yokmuş da bilmem ne ısınması varmış da, küresel sululuk mu ne varmış, anlamam, öyle boş şeyleri kafama takmam.

Su yok sözü koskocaman bir yalan. İnanmayan gelip bizim mahalledeki sucuyu görsün. Dükkan ağzına dek su dolu. Biz suyu oradan alıyoruz. O suyla yıkandığım bile oluyor. Su yok sözü fasarya, yalan dolan…

Devrim Deniz (Kronik devrimci) : Kapitalistler suyu da metalaştırdı. Alıp satıyorlar. Sıfır maliyetli suya fiyat koyuyorlar. Bu nasıl saptanıyor. Bu kapitalist düzen suyu bile soygun aracı olarak kullanıyorlar. Böyle yaparak suyu da tükettiler. Aşırı tüketim, buna paralel olarak aşırı üretim yapılıyor. Bu üretimde toplumların ihtiyaç duymadığı pek çok meta üretilmektedir. Irak’a, Gazze’ye atılan bombalara insanlığın ihtiyaç duyduğunu söyleyebilir miyiz? Suyu kapitalizmin elinden kurtarırsak dünya kurtulur. Halkın ihtiyaç duyduğu maddeleri üretelim, savaş için değil, barış için üretim yapalım. Kapitalizme karşı omuz omuza…