EYLÜL’DE GEL SEVGİLİ

29 Ağustos 2010 Yazan oburmizah  
Kategori ahmet zeki yeşil

azy

Eylül’de gel sevgili. Evet dersem çık, hayır dersem çıkma karşıma. Ortada sandık var yandan geç. Hem evet, hem hayır, ne evet, ne hayır deme sakın. Sonra bertaraf olur aşkımız. En güzel aşk, gizli aşktır. Özletme kendini. Çift kutuplu demokrasi havarileri, anlatamaz aşkın hiçbir halini. Çünkü kalbimizden beynimize giden yol tıkalı. Söylesem inanmazsın. Ben çok değiştim. Herşey gibi işte. Yılın ilk yarısında yüzde 10 büyüme gerçekleşince, kilo aldım, göbek yaptım. İstesen de sarılamazsın…

Ben seni sevmedim sevgili. Sadece, sevmeyi aklımdan geçirdim. Eksik teşebbüs benim ki. Kaç kez sorgulandım bilsen, gizli tanık ifadesi yüzünden. Villası olmayan havuza düşürdüğüm fotoğrafın çıktı üzerimden. Çok dolandırdım lafımı, “Toplu sözleşmeye de, toplu sevişmeye de hayır” dedim. Çekirdekten yetişme bir odun gibi davrandım, söylemedim adını. Fena halde düşünceliyim şimdi. Bir gün, Avrupa Birliği standartlarında sevişebilecek miyiz? Bu gidişle “Hayır”… O zaman, başımızda bir “Büyük” olmalı. İçelim, kendimizden geçelim. Hasankeyf’imizi bozmayalım. Söylesene, bütün şişeler neden tıpalı? Yoksa vatandaş boşuna mı yüksek alkollü içkiye verdi kendini. Demedi deme, herkes her şeyi anladı ama yanlış anladı.

Nihayetim olacaksa senden olsun sevgili. Trafikten ya da kanserden değil. Hayat kısa. Hayat, muhabbet ve aşk ister. Aşkı güzel yaşamalı. Hatta taraf olmak üstüne düşünüyormuş gibi yapmalı.  Oysa sen, ön ödemesiz kampanyalarda terk ettin beni. Bozuk para gibi harcadın. İhtiyaç kredisi borçları, kredi kartı borçlarını 4,6 milyar geçti de hiç itirazım olmadı. Sokak aralarında su sattım, simit sattım ama dolar milyoneri olamadım. Sadece düşünce sahibi oldum. Ne zamanım, ne de mekanım kaldı. Meraklanma, kimse anlamaz boş gezdiğimi. Çünkü işsizlik oranı yüzde 11’e geriledi. Artık, evine ekmek yerine pasta götürüyor her üç işçiden biri.

 Aşkta her şey mümkün değildir sevgili. Baş aşağı durmak, kıçı havaya kaldırmak, hatta sallamak hariç… “Ayrılma yok” yalanıyla aşk daha demokratik olamaz. Keşke portatif olsaydı kalbimiz, “En çok sevgi biriktiren kim?” anlasaydık. Ruhumuz; çizikler ve yaralarla dolu. Kırmızı çizgilerimizi, yerinde derin oyuklar bırakarak yitirdik. Bir yılı opsiyonlu sözleşmeler imzalıyoruz aşkta. Artık, bir yalana inanmaya ve onun peşinden koşmaya “Hayır”. Şimdi her şey referandumdan önce, referandumdan sonra. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Taş olayım bak yalanım varsa. Aşkı, melekleri gökten yere indirmek gibi indirmektir marifet. Gel de al beni. Eğer gelirsen üç kere tıklat penceremi. Lütfen, kim vurduya gitmeden, beni biraz oyala…

 

AHMET ZEKİ YEŞİL

VUVUZELA KİMİN İÇİN ÖTÜYOR?

09 Ağustos 2010 Yazan oburmizah  
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar

ahmetzekiyesilfotoVuvuzela, flemenko sesli mistik bir fırtına gibi ötüyor. Kimilerine göre, izdüşümlerine eğilen ve yaşamı betimleyen erotik bir ses. Sanki 60 santimlik gövdesinde başka bir geleceği ve hayatı taşıyor. Vuvuzela kimin için ötüyor? Üstüne alan yok. Zaten vatandaşın merak edecek hali de yok. Ok yaydan fırladı. Vatandaş ağzına kadar dert küpü. Sözün bittiği yerdeyiz. Obama, terörle mücadeleye desteğini tekrarladı da içimiz biraz rahatladı. Yine de herkes birbirinden ödünç söz istiyor. “Yapacak bir şey yok” lafı içimize kasten işlenmiş. Deliliğin dehlizlerinde yuvarlanıyoruz. Anlık istihbarat bir başlasa, üçlü mekanizmaya dördüncü aranmayacak. Uzmanlar sorumluluğu, vuvuzela’yı küçük bir operasyonla zurnaya çeviren Hüsnü Şenlendirici’ye yüklüyor. Çünkü bir kısım vatandaşlarımız eski Yunan filozofları gibi vuvuzela’nın boyutu hakkında kafa yoruyor. Bu durum, gönüllülük esasına dayalı olarak demokratik bir ortamda sevişmek isteyenleri, en az 3 adet çocuk yapmaktan alıkoyuyor. Bir nevi, sevişmeye eksik teşebbüs…
 
Vuvuzela ötüyor… O, çok özel anlamlar içeren ve çok özel insanların öttürdüğü bir düdük. Sesi, insanın doğrudan içine dokunuyor. Ancak, tam olarak kime ve hangi organına dokunduğunu anlayamıyoruz. Empati kurmakta güçlük çeken zurnacıların da, vuvuzelacıları anlayacağını sanmıyoruz. Öyle sessiz, öyle umursamaz seyrediyoruz ki… Umursamazlık, bir ahtapotun kolları gibi sarmış dört yanımızı. Başka bir şey yapamadığımız için de utanmıyoruz. Bilakis ortaya karışık bir şiir söyleyip, hüngürdeşiyoruz. Esasen, uluslar arası hukuk çerçevesinde öttürülmeyen vuvuzela, bir gün öttürenin başını ağrıtabilir. Bilakis, bu mereti milli mutabakatla öttürmelidir. Ayrıca, insanlar ilkel şeylere neden üfler? Çünkü dudaklarımız en hassas organımız. Dudak yalama alışkanlığı olanlar, dünyalık düşüncelerden uzaklaşıp bir türlü huşua ulaşamıyor. Giderek, organik bir yakınlık duymaya başlıyoruz. Zurnada olmayan peşrev, vuvuzela da olabiliyor. Bizim gibi kapalı toplumlarda iletişimin yükünü vuvuzela çekiyor. İnsanlar, onun gücünü seviyor. Desibeli, “12 Eylül”de ne olur belli değil. Belli olan şey, 100 desibelin üzerinde ses yayan vuvuzela’nın haram olduğu. Şimdi tek bir şart var. Sorgulamayacaksın. Öttüreceksin. Kayıtsız şartsız öttüreceksin!
 
Vuvuzela ötüyor… Hava sıcak, ortam gergin, öttürmek zor. Uyurken başlarını tutanlar dahil kimse rahatsız olmuyor. Kişi başına düşen tüketici borcu 2 bin TL ye yaklaşmış. Kimse uyanmıyor, uyarılmıyor. Her 3 öğrenciden biri aç. Aç karnına nasıl uyunabildiği araştırılıyor. Sanki vuvuzela’nın kötü etkisinden korunmak amacıyla, kamuoyuna sakinleştirici enjekte edilmiş. Bu nedenle, özellikle gençler uyurken düşünüyormuş gibi yapıyor. 1000 türlü şey var akıllarında. 999’u yeni trend terasta öpüşmek. Haydi gençler ve de genç kalanlar! Birinci vazifeniz trendleri yerine getirmektir. Çünkü insan yaşamında sadece üç şeyle karşılaşır. Flüt gibi bir şey, zurna gibi bir şey, vuvuzela gibi bir şey. Full stop. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana vuvuzela az…

KARİKATÜR VE KÖSNÜLLÜK

09 Ağustos 2010 Yazan oburmizah  
Kategori hasan efe, yazarlar

hasane

    Popüler bir yaklaşımla ad koymak istenseydi başlık, Karikatürde Cinsellik ve Erotizm olabilirdi. Belki Cinsel ve Erotik Karikatürlerde Birey şeklinde de düşünülebilir.

         Kösnü, halk dilinde yaygın olan, ama kırsalın dışında pek kullanılmayan bir sözcük. Eski Türkçe ile Orta Türkçedeki arzu etmek ve dilemek anlamına gelen “köse” den türeyen kösnü, Erkek ve dişinin birbirine karşı duydukları cinsel istek, şehvet anlamına gelir bugünkü konuşma dilinde. Anadolu ağızlarındaysa; ‘kösnük, kösmük, kösnek, küsnek, küsnük’ 1.çiftleşmek isteyen at, eşek vb hayvan; 2.cinsel sapık erkek; 3.isterik kadın anlamına gelir.(1)

         Cinsellik, bir ad olarak dilimize Arapçadan gelen ve yaşambilimde(biyoloji); erkeklik ve dişilik olarak canlı varlıkların cinsel özelliklerinin tümü olarak açıklanır.(2)

         Aynı kaynak erotizm’in, ad olarak Yunancadan dilimize girdiğini imler ve şu anlamlarla karşılar; 1.erosçu olma durumu, 2.cinsel duygu ve isteklerine çok düşkün olma durumu. Eş. Erotizm, yeni kösnüllük.

         Eros, Yunan mitolojisinde aşk tanrısı olarak geçer. Cupido, Roma mitolojisindeki karşılığıdır. Eros yalnızca aşk değil, üremenin de tanrısıdır. Eros mitolojide ve kaynaklarda gençleştirilerek (çocuklaştırılarak) sevginin de sembolü haline getirilmiştir.

         Serre’nin şu karikatürü buna bir örnektir.

 

 

he1

Başlık, Cinsel ve Erotik Karikatürlerde Birey, olsaydı birey kavramının irdelenmesi bizi dirimbilimin derinliklerine de götürebilirdi. Wilhelm Reıch bu konuyu “Kişilik Çözümlemesinde” ayrıntılarıyla ele almıştır. Oysa cinsellik kavramında da bu dirimbilimsel özellikleri ana çizgileriyle görebiliriz. Erich Fromm Sevme Sanatında, Freud’a göre sevgi, temeli cinselliğe dayanan bir olgudur, der. Bir alıntıyla şöyle sürdürür, “İnsan kendisine en büyük zevki, cinsel(cinsel organlarla) sevişmenin verdiği deneylerle bulmuştur ve böylece cinsel sevgi insanın her türlü mutluluğunun öncüsü olmuş ve o, mutluluğunu cinsel ilişkilerde, cinsel organlarla birleşme yollarında aramayı yaşamının ana noktası haline getirmiştir.”(satırlarda agk, 88)

Bunu da Serre’nin alttaki karikatürüyle içleştirelim.

he2

Cinsellik yaşamsal bir kavram olarak dirimbilimin alanında en geniş ayrıntılarıyla ele alınıp incelenirken ruhbilimle de iç içedir. Öte yandan bireyin cinsel yaşamı kültürel, ekonomik, tarihsel ve coğrafi olarak da içleşmiş durumdadır.

Örneğin batı kültürünün hoşgörü ve doğallıkla algıladığı bireyin cinsel yaşam biçimi doğu toplumlarında tersinlenmiş olarak ortaya çıkar. Bu da kapalı ve sapık ilişkileri doğurur.

Metin Üstündağ’ın şu karikatüründeki gibi.

 he3

Örneğin ülkemizin çok yakın geçmişinde yaşanan Manisa, Siirt, vb bölgelerdeki cinsel sapma olayları bunun en kaba örneğidir. Geçtiğimiz yıllarda batıda yaşanan ve bütün Avrupa’yı ayağa kaldırın, bir babanın öz kızını yıllarca mahzende tecavüz etmesi ve bu tecavüz sonucu çocukların doğması, yüzyıllarca süren kültürel ilişkileri alt üst etmiştir o coğrafyada.

Bu ve benzeri olaylar bireye ait olduğu toplumda “ben” olup olamama durumunun bir sapma şekliyle patlamasından başka bir şey değildir. İç yaşamının volkanını ortak değerler bileşeninde aşamayan birey, kendini çevreleyen ekonomik koşulların, farklı biçimde kendine sağladığı olanaklarla bu iç çatışmalarını toplumla ters düşecek şekilde yaşar.

Yine Serre’den bir örnek.

he4

Cinsellik eğitilebilirliği de kapsar. Bu, ilkin aile sonra da eğitim kurumlarında sürer. Bizim gibi ülkelerde hem aile hem de eğitim kurumlarında genel olarak böyle bir eğilim söz konusu değildir.

Cinsellik ve erotik kavramlarını ele alırken bazı sözlük ve ansiklopediler sözcükleri birbirleriyle de karşılarlar.

Sözcüklerin kullanımında algıya kattığı ayrıntıları da göz ardı etmemek gerekir. Günlük yaşamda kullanılan erotizm ile cinselliğin arasındaki farkı ipince bir çizgiyle ayırmak olasıdır. Dirimbilimselliğin dışında cinsellik her ne kadar biraz ağırlaşsa da erotizm daha hafif, daha insansı ya da kabalığa ve hayvansı isteği geri iten bir çağrışımı göz ardı etmemek gerekir. Cinsellikteki algıysa erotizmin tersinlenişi olarak da düşünülebilir.

Karikatür sanatındaki cinsellik (kösnülük) teması, bütün ülkelerde yaşanan bir gerçekliğin estetize edilişinden başka bir şey değildir. Bunun verilişi yani cinsellik ya da erotizmin karikatür ile yansıtılışı o ülkenin eğitim ve kültürel durumuyla yakından ilgilidir.

Ülkemiz karikatüründe bunun binlerce örneğini görebiliyoruz. 1900’lü yıllardan günümüze dek birçok mizah ve karikatür dergisinde erotik ve cinsellik konusu işlenmiş ve çok da ilgi çekmiştir. En çok da satış yapan dergilerin başında bu tür yayımlar gelmektedir.

İlginin bu derece yoğun olmasının en önemli özelliklerinden biri cinselliğin, bir tabu olmasıdır. Özellikle birkaç büyük kentimizin dışındaki şehir, kasaba ve köylerimizde gençler açıkça, orta yaşlı ve az sayıda yaşlılar da gizli bir şekilde cinselliği konu alan mizah- karikatür dergilerini zevkle okumaktadırlar!

Kendi içlerindeki bastırılmış duygularının, ortaya koyamadıkları ya da sağlıklı yaşanamayan cinsel ilişkilerinin yansımalarını bu dergilerde görmektedirler.

Fatih Solmaz’ın şu karikatürüne bir bakalım.

he5

Bireyler kendi ‘ben’lerini bu dergilerde bulmaktadırlar.

Okurun kültür düzeyinin düşük olması karikatürcüyü de zorlamamaktadır.

Tematik olarak estetik kaygı ve sanatsal beğeni sorunu olmayan bazı çizerler, okuru da alt seviyelerde tutmaktadırlar.

Bir başka gözle bakıldığında çizerler, toplumdaki bireylerin bir sesi, soluğu olarak öne çıkar, ilgi de görürler. Oysa bu ses,  onların(okurların) duygularını, bastırılmış sorunlarını salt sorun olarak ortaya koyar. Bu, karikatürü bir sanat olarak ele aldığımızda reddedilemez bir durumdur. Ama kapalı bir toplumun değer yargıları bir üretim malzemesi olarak ele alındığında sanatsal sorunun da sorgulanma durumu ortaya çıkar.

Sonuçta karikatür sanatında bir meta olarak ele alınan cinsellik, sanatın da ötesinde ekonomik, kültürel, toplumsal, sosyal, biyolojik, ruhsal alanların toplamı olarak kendini çarpıtılmış bir şekilde piyasaya sürer.

                            

(1.) Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Prof. Dr. Tuncer       

      Gülensoy, A-N, TDK, Ankara 2007

(2.) Tükçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu, Doğan Kitap 2.bas. Ekim 1999 İstanbul

EKSEN KAYDI (MI?)

09 Temmuz 2010 Yazan oburmizah  
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar

ahmetzekiyesilfotoEksen kaydı(mı?) Nasıl kaydı, kaç derece kaydı? Yoksa evrimsel süreç beynimizi kaymaya mı programladı. Rivayetler değişik. Velev ki kaydı. Merkez oynadı. Manevi iklimin yanı sıra, ezberimiz ve de kimyamız bozuldu. Esas itibariyle dinamik eksenler yalama oldu. Çatlak giderek büyüyor. O çocuksu ilk aşk, heyecan kayboldu. Politik duruş ziyan oldu. Voltaj düştü. Ampul pır pır ediyor. Cinimiz çıkmıyor. Çok manidarız. Sürprizimiz yok. Yorgun ve stresliyiz. Stres, haliyle eksen üzerinde kaşıntı yapıyor. İşin kötüsü, eksen kaydıkça kaşınan yerimizi bulmakta zorlanıyoruz. Elimiz oramızda, buramızda dolaşıyoruz. Dolayısıyla, elini taşın altına sokan yok. Tüylerimiz diken diken. İkoncanımız sıkılıyor. Yalnızlık Allah’a mahsustur. Bu nedenle, enflasyon yine çift hanede. Çekler ödenmiyor. Her şey çok değişti. Hırsızlara gün doğdu. Parmak izi bile tek değil artık. Haydi, kemerlerimizi bağlayalım! Kalıpların dışına çıkıyoruz.
 
Öğrendiklerimiz ve bildiklerimiz eksenimizi rahat bırakmıyor. Gizli tanık ifadesiyle, sevişmeye teşebbüsten gözaltına alınanlar çoğaldı. Cezaevlerinde ayakta bile yer yok. Evlenme azaldı, boşanma arttı. Ve nihayet veresiye fuhuş başladı. Bu arada, bilim adamları da müjdeyi verdi. 80 yaşında seks yapılabilecekmiş. Gerisi hakara makara. Artık, markalı çorap giyen, markasız don giymiyor. Sıçrama yaparken altına kaçıranlar bile kendi markasını yarattı. Kimse laga luga yapmasın. Milyoner sayısı geçen yıla göre 6 bin kişi artarak, 29 bine yükseldi. İşler tıkırında. Rabbim, “Yürü ya kulum” dediği için bu şahıslar abonman kullanmıyor. Her 100 gençten 25’i işsiz, tabanvaya yükleniyor. Sabah rüzgarıyla gelen, akşam rüzgarıyla gitmiyor. Yan gelip yatma istasyonlarına ihtiyaç var. Yolları rulo yapmışlar, kimse anasını alıp gitmiyor. Çocukların polisle kaynaşma gününde erkek dansöz oynatılmasını, uzun menzilli tarihsel mantığım bir türlü kabul etmiyor.
 
Eksenle birlikte hayata bakış açımız da kaydı. Yönümüz ve çizgimiz saptı. Limitimiz azaldı. Sanal hayatımız gün gibi ortaya çıktı. Karşımızdaki insanla aramızda bir şey tutturamaz olduk.  Yürürken avuçlarını önündekinin kalçasına yaslayarak dengesini bulmaya çalışanların ise, can güvenliği kalmadı. Şimdi şarkılar soğuk geliyor. Aşk şarkısı söyleyenler her gün başka biriyle gezerken, eksenimiz kaderin merkezinde acılı daireler çiziyor. Hep aynı filmi seyrediyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ancak,  her 10 evden 7’si Bihter’e ağlıyor. Ankara’da yaprak kımıldamıyor. Diklenmiyoruz. Dik duruyoruz. Kak(abi) Mesut'a sarılıp, yavaşça arkamıza kaykılıyoruz. Hepsi bu. Olmak ya da olmamak… Masallarımızı, fantastik öğeler ile zenginleştirdik. Unuttuk gamı kederi. Bülent ağabey lütfen ağlama. Unuttuk, 20 milyon insanı açlık sınırında. Bizi örnek alsın Tanzanya. Avrupa’da vekil maaşında lideriz ya, ne mutlu bize. Bundan böyle manşetle gelen ağam, manşetle giden paşam. Panik yok, küresel eksen vallahi sağlam!…

KARİKATÜRDE ESTETİK VE ALGILAMA İŞLEVİYLE MUHALEFET

09 Temmuz 2010 Yazan oburmizah  
Kategori hasan efe, yazarlar

hasane

   Karikatür, çizgi ile yapılan bir sanattır. Bu, tanımlardan sadece biri olmasına karşın farklı tanımlar da vardır.

   Bu çizgi sanatının, yani karikatürün bugünkü gelişiminde çizginin oluşturduğu bütünlük bazı karikatürlerde salt renk, derinlik, kolaj, grafik, vb. unsurlarla öne çıkar ki, bu da karikatür sanatını farklı bir estetik düzleme sokar. Bir sanat yapıtının olmazsa olmazıdır bu estetik kavramı.

         Estetik;

1.     Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi, güzel duyu, bedii, bediiyat

2.     Güzellik duygusu ile ilgili olan.

3.     Güzellik duygusuna uygun olan.

4.     Güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe kolu, güzel duyu.

5.      Kusurlu bir organı düzeltmek veya güzelleştirmek amacıyla uygulanan (yöntemler).(Vurgular bana ait.HE) (www.anlambilim.net/poetika-nedir-1330.htm)

Bu tanımlamalardan sonra asıl konumuza dönelim.

     Karikatür bir muhalefet işlevi görecekse, görsel kabalıktan kurtulması kaçınılmazdır. İnsan ruhunun güzelliklerine dokunabilmek ancak estetik bir kaygıyla gerçekleşir.

     Salt yeterli değildir bu. Estetik veriyi (yapıtı-karikatürü) sunabilen bir sanatçının (karikatürcünün), bu veriyi algılayabilecek, yani bu estetik kaygıları kavrayabilecek ya da başka bir deyişle bu sanatın kodlarını çözebilecek bir alıcının(okuyucu-karikatürü bakan) olması kaçınılmazdır.

     Bunu şöyle ardıllayabiliriz:

     Karikatür bir sanatsa onun bir estetiği olmalı, estetikse bir güzelliğin, bir duygunun bireşimlerini kucaklamalı ki; o zaman bunları duyumlayanların da beğeni düzeylerinin sıradan olmaması gerekir. 

 

 Willem Rasing’in şu karikatürüne bakalım.

image002

 

             Willem Rasing*

Bu örnek, klasik karikatür tanımına uymaz. Alıcının (okuyucu-karikatürü bakan) da karikatürün estetik kodlarını çözebilecek bir durumda olması  kaçınılmazdır.

 

Kazanevsky Vladımır’ın alttaki örneği, klasik karikatür tanımına daha uygundur. Bu karikatürün kodlarının çözülmesi için estetik unsurunun etkileyiciliği yanında düşünselliğinin de ele alınması zorunludur.

image004

Kazanevsky Vladımır**

 

         Burada düşünce kavramı da bir işlerlik kazanır ki, bu da karikatürün önemli unsurlarından biridir.

         Ele aldığımız estetik ve düşünce kavramlarına eleştiriyi de koymamız kaçınılmaz olacaktır.

Genelde karikatürün eleştirel bir bakış içinden çıktığı yadsınamaz.

Kazanevsky Vladımır’ın  karikatürünün kodlarını çözebilen okur, bu işlevi yerine getirirken ister istemez karikatürcü tarafından verilen estetik unsurları zihninde canlandırıp karikatürün düşünsel boyutunu da aynı süzgeçten geçirecektir.

         Burada içleşen estetik ve düşünce, okurda bir algılama süreci yaratıp karikatürün de kavrama yolunu açacaktır. Böylece karikatür, okur zihninde ya mizah ya da gülmece olarak belirecektir.

         Gülmece ile mizah bir birinden farklıdır.

         Okur veriyi(karikatürü) mizah olarak algılarsa eleştirel bakış daha da yakınlaşmış olur. Eğer veri(karikatür) gülmece olarak algılanırsa eleştirel bakış kaybolur.

         Eleştirel olmayan bir şey, muhalif de olamaz.

            Muhalif-muhalefet’in sözlükteki anlamı şöyledir.

         ***Muhalefet, A.i.(Ha ile ) Yenileşme. Karşılıklı yemin etme.

  Muhalefet, A.i.(Hı ile) [Hilâf’tan]1. Uymama, başka türlü olma. 2. Karşıtlık. Düşmanlık.

         Muhalif, muhalife, A.s. [Hilâf’tan] 1. Uymaz. Karşı. 2.Karşıt. Aksi taraf veya fikirde olan (Büyük Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Mustafa Nihat Özön, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1989)

     Bu tanıma göre karikatür neye muhalif olacak?

     En kısa ve basit olarak; iyi gitmeyen, kötü olan her şeye denebilse de zihninde ister istemiz politik yani siyasi bir erke muhaliflik, çağrışımı kaçınılmaz oluyor.

Ya da “öteki”ne muhaliftir…

     Peki öteki nedir?

Öteki kimdir?

     Bizden olmayan!

     Biz kimiz?

     Şimdi bir başka soru.

     SSCB Bloku yıkılmadan önce Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinin (Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk…) karikatürcüleri yıllarca çizdiler, şimdi siyasi erk değiştiğine göre bu ülkelerin karikatürcülerindeki muhalif görev için ne denebilir?

     O zaman ülkeleri tersinleyebiliriz.

     Karikatür muhalifse, Almanya, İngiltere, İsviçre, İtalya… çizerlerinin muhalifliği için ne söylenebilir?

     Biraz da farklı açıdan bakalım.

     ****Klasik Yunancada polemus savaş, polemikos savaşçı anlamına gelir. 

Bugün laf kavgası (Basın yoluyla yapılan tartışma) dediğimiz polemik¹ sözcüğünün anlamı buradan çıkar. Eleştirel yaklaşımın dışında kalan polemikler, burjuva ideolojisi içinde kalan sürtüşmelerden başka bir şey değildir. Böyle bir sistemin içinde, basın, yayın yani medya kendi üstünlüğünü kurduğu için kendi beğenisine göre belirler yazar ve çizerlerini. Böyle bir ortamda gerçek anlamda etkili bir muhaliflikten söz edilebilir mi?        Kitlelere ulaşamayan karikatürcü, muhalif görevi tam anlamıyla getirebilir mi?

Daha yakın geçmişe kadar birçok gazetenin ilk ya da son sayfalarında eleştirel karikatürü görebilirken, bugün birkaç gazete sadece iç sayfalarında  yer vermektedir. Mizah dergilerinin genelinde muhalif tavır görülüyor gibi olsa da bu bizim anladığımız anlamda etkili bir muhaliflik değildir. Ortaya çıkan gerçek, kıstırılmış, sıkıştırılmış, kuşatılmış bir bireyin iç ve toplumla olan çatışmalarından başka bir şey değildir.

Kısa aralıklarla, değişik yerlerde çizen, sergiler açan, kart, afiş, vb. okura ulaşmaya çalışan çizer medya burjuvasının istediği sınırdan öte geçememektedir.

Bu, pazar ekonomisi açısından da olası değildir. Olsa bile etkisi çok sönüktür.

Pazar ekonomisi, salt kâr olarak düşünüldüğü için sistemdeki her şey buna göre belirlenir ki, sağlık, eğitim, sanat da bundan payını alır.

Bunun etkileri şöyle dile getirilir.

“İçinde yaşadığımız toplumun vardığı yer; Che posterli kazağıyla ibadet eden gençler!”

Karikatürde gerçek muhalefetin oluşturulması için; sanatçıdaki narsizm dozunun düşürülmesi, polemiklerin ortadan kaldırılması, medyanın oluşturduğu ‘benim istediğim kadar varsınız’ yaklaşımının kırılması, yayıncılık sektörü krizinin aşılması gerekir.

Bunlar ancak yukarıda sözünü ettiğimiz unsurlarla içleşirse genelde sanat, özelde karikatür alanında gerçek muhalif tavır ortaya konabilir.

Eğer karikatür bir ateşse, bu ateşin koru da insanın içindeki özdür. İnsanın iç çelişkileri, kendi kendine çatışması daha iyiye, güzele ve ileriye doğru gelişmesini sağlar ki, bu da gerçek muhalefetin özüdür. Bu olmazsa bireyin bireyle, bireyin toplumla; toplumun bireyle, toplumun da toplumla çatışmaları söz konusu olamaz. Sonuçta istenilen gelişme gerçekleşemez.

 

Kaynaklar:

* www.yazimhane.com/modules.php?name=Forums&file

** www.yazimhane.com/modules.php?name=Forums&file

*** Bu, bizim üzerinde durduğumuz anlam değil, diğeriyle karıştırılmasın diye ayrı ayrı ele alındı.

**** Ali Galip Yener, Akatalpa, Mart 2010,s123, yazısından bağlantı kurularak

¹Polemik, a.Yun. Basın yoluyla yapılan tartışma. (Türkçe Sözlük TDK)

 

AZ KULLANILMIŞ KADINLAR-ERKEKLER

19 Haziran 2010 Yazan oburmizah  
Kategori abdullah yılmaz, yazarlar

abdullahyGazeteyi açıp araba satışını içeren ilanlara göz attığınızda “Doktordan, subaydan, öğretmenden, hemşireden, ev hanımından” gibi ibarelere rastlarız. Bu, az kullanılmış nam-ı diğer “Az müstamel” anlamına geliyor. Doktor, hemşire, ev hanımının işi-gücü çok da arabaya binecek zamanları olmamış ya da onlar daha dikkatli kullanıyorlarmış, hiç gezip tozmamışlar, araba garajda alıcı bekliyor sanki..

Son zamanlarda ikinci el arabalardan esinlenerek ikinci el erkekler gündem oluşturdu kadınlar arasında. Boşanmış ve kırklı yaşları geçmiş her erkek bu kategoriye giriyor. Şarkıcı kızımız Pınar Aylin ikinci el erkek aradığını söyleyince çarşı karıştı, kadın köşeciler hemen zıpladılar, vay sen misin bunu söyleyen gibilerden. Sıfır km. varken ikinci el arabaya binmeye ne gerek varmış da, bu tür erkeklerin nasıl kötü olduğunu, uğraşılması zor birileri olduğunu filan anlatıp erkek kısmını bunalıma soktular günlerce. Bunu yazanlar da feminist gurubun önde gelenleri elbette. Fakat bir erkek köşeci çıkıp da “Sıfır km. varken ikinci el bisiklete bineceğime el arabasına binerim” demedi, diyemedi nedense..

Aslında yapılan araştırmalara göre; kadınlar kopyacılıktan hareketle ikinci el erkeğin denenmiş, bir kadına nasıl davranması gerektiğini bilen, kadına kadın olduğunu hissettiren biri olması, sıfır km. erkeklerin her gördüğünü “Hayatının kadını” sandığını, bir süre sonra yaşamına başka hayatının kadını ya da kadınları girebileceğini, bilim bile kanıtlamış. Bu durumda az kullanılmış kategorisine giren ikinci el erkekler sıfır km. erkeklere göre avantajlı görünüyor. Peki, az kullanılmış-az müstamel kadınlar? Buna değinen yok.. Köşeci kadınlara “Sıkıysa ikinci el kadınları yaz!” diyen okuyucularına “Yazar mıyım, salak mıyım ben?” diye yanıt verebiliyorlar. Biz erkekler ise “Mal meydanda” hesabıyla her şeyimizi ortaya döküyoruz..

İkinci el durumunda biri olarak ve tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ikinci el kadınlar hakkında. Her kadının unutmak istediği en az bir kişi vardır. Özellikle de elinde yüzük varsa uzak durmak gerekir ki, yüzük unutamadığı erkeği olduğunu hatta resmen ayrılmamış da olabileceği, o erkeği boynuzlayarak intikam alma duygusu ile yaklaşım gösterebileceği unutulmamalıdır. Erkekler yaşadığı ilişkiyi ciddiye aldığında kadının km.sine de bakar. Yani birlikte olduğu erkek sayısı.. Üçten-beşten fazlaysa çarpık ya da vuruk araba kategorisine sokar ve ”Doktordan temiz” olanını arar. Ancak çarpığı ve vuruğu olmayanı, model değiştirmediği sürece eski sahibi niye bıraksın? durumu da söz konusu oluyor. Kadın da durduk yerde “Aşkım sen altıncısın, senden önceki de subaydı” veya “doktordu”  demeyecektir herhalde. Zaten böyle tipler sürüş testinde kendini belli eder. İki akşam yemeğe çıkarın ve değeri olmayan bir hediye alın, mutlu olmazsa ya da mutlu olmamasına karşın mutlu oluyormuş gibi yaparsa uzak durun. Kilometre, kaporta, ruhsat hiç önemli değil.. Bu arada kendilerini ikinci el olarak düşünen kadınlara şunu da söyleyeyim. İnanın, sıfır km.ler ikinci el erkeklere sizlerden çok daha fazla ilgi gösteriyorlar..

Aslında her kadın şöyle ya da böyle istediği aşk hayatını yaşıyor. O bakımdan tüm bunlardan önce ikinci el sevdalara dikkat etmek gerekiyor. Her şey yolundayken ve iki taraf da birbirini delice sevmişken, “az”la mutlu olmak yerine “çok”u bulup ikinci el sevda ile değişebiliyorsa güven bunalımı yaşanmaya başlanıyor ve sonu hüsranla bitiyor. Bu kalınlıkta bir yaşamı tercih edenlere duyurulur.

TÜRK KARİKATÜRÜNDE KADINA GENEL BAKIŞ

31 Mayıs 2010 Yazan oburmizah  
Kategori hasan efe, yazarlar

hasaneDünya geneline bakıldığında “kadın ve kadın sorunları” az çok birbirine benzemektedir. Hemen hemen hiçbir ülkede bu sorun tam anlamıyla çözülmüş değildir.

Kadın sorunları, ülkenin ya da bölgenin eğitim, kültür, ekonomik, politik ve coğrafi durumuna göre belirgin bir şekilde farklılıklar gösterir.

Gelişmiş ülkelerde bu sorunlar kısmen azalmış görünse de tamamen giderilememiştir.

Gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeler “kadın ve kadın sorunları” için farklı çözüm arayışı içindedirler.

Şu verilere bakalım.

“Ülkemizde kadınlar 3 Nisan 1930’da yerel seçimlerde, 1934’te ise genel seçimlerde seçme ve seçilme haklarını kazandı. Fransa, Almanya ve gelişmiş diğer Avrupa ülkelerinde bu hak daha sonra elde edildi.

Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında kadınların seçilme oranı giderek düştü.

1935 genel seçiminde 395 milletvekilinden 18’i, 1999’da 550 milletvekilinden 22’si, 2002’de 550 milletvekilinden 2’si kadın milletvekili olarak TBMM yer almaktadır.  Türkiye, 2000’de parlamentoda kadın temsil oranı açısından dünya sıralamasında 143. sıradayken 2004 yılında  150. sıraya düşmüştür.

İsveç, Norveç, Danimarka gibi ülkelerde kadınların temsil oranı %40’larda iken ülkemizde kadınların temsil oranı TBMM’de  %4.4 ve yerel yönetimlerde %4.6’dır.  (www.turkpolitika.com’dan özetlenerek)

Avrupa Parlamentosu’nda kadın sandalyesi oranı 1999-2004 döneminde yüzde 30′ken son seçimlerde bu oran yüzde 35′e çıktı. Yüzde 50 kotanın da ötesinde Avrupa Konseyi ülkelerin ortak hedefi olan yüzde 40 kadın temsili de sağlanamadı. (İstanbul – BİA Haber Merkezi, 18 Haziran 2009, Perşembe; bianet.org’tan özetlenerek)

Verilere bakıldığında gelişmiş ülkelerin kadınları da  yönetimde erkeklerle eşitliği sağlayamamaktadır.

Bu dengesizlik yaşamın diğer alanlarında da kendini göstermektedir.

Ataerkil bir toplumun gelenek ve görenekleri yasalarla kadınlara yeni haklar ve sosyal olanaklar sunsa da erkek egemen toplum bunları kendi ekonomik, siyasal ve hukuksal yaptırımlarıyla birlikte ele aldığı sürece bu kısır döngü kadının aleyhine işler.

Bir başka açıdan bakıldığında kadın ve erkek arasındaki fiziksel, psikolojik ve biyolojik ayrımlar da yadsınamaz. Bu da erkek egemen toplumda kadın sorunları olarak öne çıkarılır.

Kadının bedensel olarak erkekten farklı oluşu, doğum olayı, çocuk büyütme, vb durumlar zaman zaman onu edilgen kılar. Bu gerekçeyle erkek egemen toplumda kadın ister istemez geri duruma itilir.

Kendini var etme uğraşıyla didinen kadın yapısal üretkenliğinin yani doğurma ve çocuk yetiştirmenin dışında toplumsal üretimde de yer almak için etkenliğini sürekli kılmak zorundadır. Bu zorundalıkla bir takım haklar elde eden kadın, varlığını sürdürmek için yüz yıllardır bir uğraş içindedir.

Karikatür sanatına bakıldığında da kadın erkek oransızlığı gözden kaçmaz. Karikatürdeki erkek egemenliği tüm dünyada da kendini gösterir.

Ülkemizdeki durum da aynıdır.

1867-1878 Tanzimat, 1878-1908 İstibdat Dönemi’nden bugüne  dek karikatür sanatı gündemden düşmemiştir. Siyasi erk bu sanatı zaman zaman baskı altına almış, kimi zaman da hoşgörüyle karşılamıştır. Bu süreçte yer alan bir kadın karikatürcü görülmese de erkek karikatürcülerin çizgilerinde kadına sıkça yer verilmiştir.

Bizde ilk kadın karikatürcü 1908-1918 Meşruiyet Dönemi’nde Leylâk dergisinde görülür. On beş günde bir yayımlanan dergi 1914’te iki sayı çıkar. Çizerleri arasında Fatma Zehra Hanım vardır.

Turgut Çeviker, “Leylâk, bir kadın gazetesidir, denebilir. Belki de kadınlar için mizah.” der. (Geleşim Sürecinde Türk Karikatürü, Turgut Çeviker, c.2, sf.202, Adam Yayınları, 1988 İstanbul)

Şu karikatür Fatma Zehra Hanım’ındır.

1(Agy, s.254)

Daha sonraki dönemlerde kadın temalı çalışmalar artsa da kadın karikatürcü görülmez. 1920’de Sedat Simavi’nin “Kadınlar Saltanatı” adlı ikinci albümü çıkar. (Agy.,c3, sf 63)

Ramiz Gökçe 1945’te Kadınlar Albümü’nü yayımlar. 1946’da da Tombul Teyze görülür. (Agy.,c3, sf. 106)

2. Dünya Savaşı döneminde 1928 İstanbul doğumlu Selma Emiroğlu(Aykan) 14 yaşında  Amcabey dergisinde ilk karikatürlerini yayımlar. (Cumhuriyet Dönemi Türk Karikatürü, Semih Balcıoğlu, s133, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983 Ankara)

2

Selma Emiroğlu

3

Emiroğlu’ndan bir karikatür

Emiroğlu karikatür ile ilgisini şöyle anlatır, “…annem beni oyalamak masadıyla çizdiği kedi ve karga resimlerinin cazibesine kapılarak sanat hayatına girdim. On iki yaşıma kadar hergün resim yaptım. Defterler, kitaplar ve evin duvarları resimlerle doldu. Bu ara Cemal Nadir’i tanıma fırsatı kazandım. Benimle çok meşgul oldu ve çizgilerim de karikatür yoluna saptı…”

Emiroğlu, Amcabey ile başlayan çizgi yaşamını Doğan Kardeş, Tef, Akbaba dergilerinde sürdürür. Daha sonra Almanya’ya yerleşir. (Agy)

Kadın karikatürcüler 1950’li ve daha sonraki yıllarda öne çıksalar da beklenilenin çok altında kalırlar.

Bu çizerlerden; Selma Gündüz, Meral Simer, Semiramis Aydınlık, Sema Ündeğer,  gibi kadın karikatürcülerin adlarını görürüz önce.

4

Meral Simer

5

Meral Simer’den bir karikatür

6

Sema Ündeğer

7

Sema Ündeğer’den bir karikatür

1972’de Gırgır’ın çıkışıyla kadınların karikatüre ilgisi artar.  6-7 yıl sonra Oğuz Aral genç çizerlere dergide yer verince Özden Öğrük, Gülay Batur, Ramize Erer, Meral Onat ve Eda Oral “Biz Bıyıksızlar” köşesinde kadınların sorunlarını ve yaşamlarını dile getiren karikatürlere yer verirler.

8

Biz Bıyıksızlar

10

Özden Öğrük

9

Özden Öğrük’ten Çılgın Bediş karikatürü

11

Gülay Batur

12

Gülay Batur’dan bir karikatür, lambiek.net

13

Ramize Erer

14

Ramize Erer’den bir karikatür, www.wardom.org

15

Meral Onat

16

Meral Onat’tan bir karikatür

Piyale Madra ve Nuray Çiftçi de farklı çizgileriyle öne çıkan  kadın karikatürcülerdendir. Yalın çizgileri ve kadına farklı açıdan bakışlarıyla diğerlerinden ayrılırlar.

Piyale Madra, kadın erkek ilişkilerini psikolojik yönden ele alırken toplum ve birey çatışmalarını öne çıkarır. Öte yandan bireyin içsel çelişkilerini de ortaya koyar.

17

Piyale Marda

18

Piyale Madra’dan Piknik bant karikatürü

19

Ademler ve Havvalar, Piyale Madra www.piyalemadra.com

Nuray Çiftçi, Bulut Bebek bant karikatürüyle çocuğun iç dünyasını yansıtırken anne çocuk girişikliğini ele alır. Diğer bir deyişle kadının ve toplumun sorunlarını çocuk üzerinden verir. Ayrıca reklam amaçlı karikatürler de çizer.

20

Nuray Çiftçi

21

Nuray Çifitçi’nin Bulut Bebek bant karikatürü, www.nurayciftci.net

22

Nuray Çiftçi’den bir karikatür

1993’te Feyhan Güver Limon’da çizmeye başlar. Bu süreç Leman, Pazartesi dergileri ile Yeni Binyıl gazetesinde devam eder. Güver, kırsal kesimde yaşayan kadınların sorunlarını dile getiren Bayır Gülü tiplemesiyle adından söz ettirir. www.geyikoloji.com/karikatur/bayir_gulu

23

Feyhan Güver

24

25

Feyhan Güver’den bir karikatür www.geyikoloji.com/karikatur/bayir_gulu

Günlük gazete ve mizah dergilerinin dışında kalan kadın çizerlerin çalışmaları değişik sanat, bilim ve kültür ağırlıklı karikatür albümü, gazete ya da dergilerin yanısıra karma-bireysel karikatür sergilerinde yer almaktadırlar.

Bunlardan bazıları;

Menekşe Çam, Saadet Yalçın, Zeynep Gargi, Ayten Köse, Tolga Sakarya…

26

Zeynep Gargi

27

Zeynep Gargi’den bir karikatür

28

Tolga Sakarya

29

Tolga Sakarya’dan bir karikatür

30

Ayten Köse

31

Ayten Köse’den bir karikatür

32

Menekşe Çam

33

Menekşe Çam’dan bir karikatür

Yukarıda belirtilen grupların dışında kalan ve yoğun bir karikatür çalışması içinde olmayan resim, desen, grafik, vb çalışmaların yanında karikatür de çizen ya da daha karikatür alanına yeni adım atan çizerler de görülmektedir.

Sözü edilen kadın çizerlerden bazıları;

Tülay Çellek, Melek Okay, Neslihan Özgüven, Hatice Doğan…

Anadolu Karikatürcüler Derneği’nde yer alan kadın karikatürcüler;

Irmak Ataberk, Başak Tarım, Derya Duyar, Ebru Keskin, İlkay Saltık.

Kıbrıslı Türk kadın karikatürcüler de şunlardır;

Semra Yalçın [1981 - 1983 "Birlik" Gazetesi], Zuhal Denizci [1983 - 1985 "Yeni Düzen", "Ortam", "Londra Toplum Postası"], Sevcan Çerkez [2000 - 2008 "Yeni Düzen", "Ortam", "Yeni Düzen Sanat"], Elif Atamaz Aşıcıoğlu [2000 - 2001 "Kıbrıs"]

Diğer kadın karikatürcüler;

Andaç Gürsoy, Aslı Yazıcıoğlu, Asuman Ercan,  Asuman Küçük Kantarcı,  Eda Karaabdurrahmanoğlu, (Gırgır çizeri imzasını Eda olarak atıyor. Eda Oral ile karıştırılmamalı.),  Esin Özbek, Gülsen Özbey, İpek Özsüslü, Melike Acar, Nermin Er, Nermin Özkan, Neşe Binark, Nilay Kortek, Semra Can, Sumru Ekşioğlu.

Yazımızın başından beri adlarından söz ettiğimiz kadın çizerlerin bazılarının karikatür alanında yoğun olduğu söylenemez. Özellikle arada çizen ya da bazı karikatür ile ilgili kurum ve kuruluşlarda yer alsa da etkin bir çalışma içinde olmayan kadın karikatürcülerin kalıcılığı zamanla ortaya çıkacaktır.

Karikatür sanatının gücü son yıllarda artmaktadır. Bu özelliğiyle karikatür sanatı bilim, edebiyat ve eğitim ile içleşmekte, metinler arası ilişkiler bağlamında hızla bir gelişme göstermektedir.

Karikatürün bu gücü ve etkisi farklı dünya görüşünde olanları da etkilemekte, onları önlem almaya yöneltmektedir.

Murat Yılmaz, “Fakat ülkemizde şehirli kadınların bunalımlarını çizen Piyale Madra, köy kadınlarının sorunlarını çizen Feyhan Güver gibi kadın karikatürcüler varken, islâmî hassasiyetleri önemseyerek yaşayan dindar hanımların bu toplum içindeki sorunlarını çizen hanım karikatürcüler maalesef yoktur.

Karikatürün etkisinin sadece kadınların sorunlarını aktarmak için kullanılması gerektiği gibi bir sonuca da varılmamalıdır. Müslüman kadınların çevrelerinde ve dünyada yaşanan siyasi, sosyal, kültürel hatta ekonomik olaylara bakış açılarının karikatür diliyle anlatılması, kadın gözüyle tespitler yapılması ihtiyaç haline gelmiştir.

Karikatür çizmeyenleri olmasa dahi karikatür konusunda bilinçli olduklarını topluma hissettirmeleri bu tip çizimleri yapan kişilerin ön yargılarını değiştirebilir. Gazete ve dergilerdeki karikatürlerin incelenmesi, karikatür sergilerine gidilmesi gibi sanatsal etkinlikler için illâ karikatür çizmeye gerek yok.” der. www.semerkanddergisi.com/Detay.aspx?YaziID=390

Dünyada örneğine pek raslanmasa da gücünü karikatürden alan Filistinli Ümeyye Joha(Cuha) gibi kadın karikatürcü de görebiliyoruz.

Genellikle politik karikatürler çizen Joha, kocasını İsrail suikastleri sonucu kaybeder. Gazze’deki bir üniversitede matematik öğretmenliği okurken Filistin gazetelerinde karikatür çizer. Göreve başlayınca karikatürle öğretmenliğin bir arada gitmeyeceğini anlar, çizgide karar verir. (Kısaltılarak, ags)

Kendisiyle yapılan bir röportajda diyor ki: “Bir kadın kocasını kaybedince gücünü yitiriyor. Ama eşim öldükten sonra çizgilerim daha da kuvvetlendi. Bir yandan hüzne bürünürken, öte yandan da bu acılar çizgilerimi keskinleştirdi. Kocam öldükten sonra hapishanedekiler ve ölenler için de çizmeye başladım. Karikatür benim silahımdır. Karikatürist olmasaydım, başka şekilde kendimi ifade edemezdim.” (ags)

34

Ümeyye Joha(Cuha)

35

www.aljazeeratalk.net Ümeyye Joha(Cuha)’dan bir karikatür

www.haber5.com/haber.php?haber_id=292253

Bu örnek, karikatürün evrensel gücünü gösterir. Ayrıca bir kadının dayanağı olarak da önemlidir.

Ülkemizde 1940-1950’li yıllarda karikatür ve mizah dergileri toplumdaki ağırlığını hissettirir. Yusuf Ziya Ortaç (Akbaba), Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz (Marko Paşa), Refik Halit Karay (Aydede) gibi şair ve yazarların dergi yönetiminde yer almaları başka yazarları da etkiler.

Reşat Enis roman kahramanlarından birini karikatürle buluşturur.

“Türkan ‘Kumluk’da, bir bahçe içinde küçük, güzel bir evde otururdu. İki odanın ortasında ufak bir hol vardı ki, üzerine gelişi güzel atılmış yağlı boya yastıklarla süslü, geniş bir sedir yerleştirmişti. Tirşe duvarlarda Türkan’ın yaptığı bir iki karikatür, karakalem tablo vardı.”(Vurgu bana ait.HE; Kara Toprak, Reşat Enis, Ararat Yayınevi, 1. bas.,1969 İstanbul)

Türk karikatüründe kadının etken olduğu söylenemez. Erkek egemen bir toplumda kadının edilgenleştirilmesi, kadın karikatürcüleri de etkiler. Bu olumsuzluk bazı kadın çizerlerimiz tarafından şöyle dile getirilir.

Piyale Madra’nın şu sözleri ilginçtir.

“Toplumumuzda kadın ikinci sınıf vatandaş olarak görülür. Özellikle ataerkil ailelerde çoğunlukla kadının erkeklerin yanında konuşması, hatta gülmesi büyük ayıp olarak görülür. Böyle bir toplumda kadın çizerlerin güldürmeye ve düşündürmeye dayalı bu meslekte sayıca az olmaları çok doğaldır.(4)” bianet.org/bianet/bianet/43383-turkiyede-kadin-karikaturcu-deyince

Ramize Erer kadın çizer olmanın sıkıntısını şöyle dile getirir.

“…Kadınlar da çizsin zenginlik olsun diye düşündüler. Biraz garnitür olarak baktılar bize…(1)” (ags)

Gülay Batur da kadın karikatürcünün az olma gerekçesini aşağıdaki tümcelerle aktarır okura.

“Türkiye’de bir tek ‘ev kadını’ çok fazla zaten. Kadın pilot, kadın şoför vs. neden çok azsa ‘kadın karikatürcü’ de benzer nedenlerden dolayı çok az…(3)” (ags)

Ülkemizdeki kadın karikatürcü sayısının artması ülkenin diğer sorunlarının çözümüne bağlıdır, dense de bu pek inandırıcı olmasa gerek.

Erkek egemen güçlerin binlerce yılda oluşturduğu bir kültür geleneğinin etkisini göz ardı etmek pek olası değildir.

Bu güç, gelecekte kadın karikatürcülerde istenilen niceliğin artmasında büyük bir engeldir.

Sonuçta böyle olumsuz bir çevrimin kırılıp açılması salt kadın bakışıyla değil, kadın erkek birlikteliğin oluşturduğu özgürlükler ortamıyla söz konusu olabilir.

Kaynaklar:

1.  Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü1,2,3, Turgut Çeviker, Adam Yayınlara, 1988 İstanbul

2.  Cumhuriyet Dönemi Türk Karikatürü, Semih Balcıoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür

Yayınları, 1983 Ankara

3.  Kitabın Adı Budur “Tan Oral Kitabı” Söyleşi: Aydın Engin, ,

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006 İstanbul

4.  www.haber5.com/haber.php?haber_id=292253

5.  www.turkpolitika.com

6. bianet.org/bianet/bianet/43383-turkiyede-kadin-karikaturcu-deyince

7.  www.lambiek.net

8. www.piyalemadra.com

9.   www.nurayciftci.net

10. www.geyikoloji.com/karikatur/bayir_gulu

11. www.semerkanddergisi.com/Detay.aspx?YaziID=390

12. www.aljazeeratalk.net/…/3/1184450775.jpg

13. Kara Toprak, Reşat Enis, Ararat Yayınevi, 1. bas.,1969 İstanbul)

14. www.yeniakrep.org

15. www.karderizmir.cjb.net

16. www.anadolukarikaturculerdernegi.org

17. www.mizahvecizgi.com

18. www.nd-karikaturvakfi.org.tr

19. www.rasityakali.com

20. www.karikaturculerdernegi.org/

21. www.wardom.org/showthread.php

Açıklama:

  1. Bazı kadın karikatürcülerin adları Türk karikatür çevrelerinde çok etken olmadığı için yer almamıştır.
  2. Ümeyye Joha(Cuha), bu konuda ender bir örnek olduğu için yazıda yer almıştır.
  3. Bu çalışmada bilgilerine başvurduğum Akdağ Saydut, Cem Koç, Nezih Danyal, Hüseyin Çakmak ve Raşit Yakalı’ya çok teşekkür ederim.

MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLU

18 Mayıs 2010 Yazan oburmizah  
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar

ahmetzekiyesilfotoMutlu olmak için şu an çok uygun. Mutluluğa erken rezervasyon yaptıran kazanıyor. Kış sona erdi. Mis gibi yaz koktu. Kuşlar cıvıl cıvıl, çiçekler pırıl pırıl. Kuşkonmaza kuş kondu. Kediler, damlarda güneşleniyor. İster sazla, istersen cazla eğlen. Bol bol gül. Maliyet sıfır. Mutlu olmaya karar vermek için et fiyatlarının düşmesini bekleme. Bir kahkaha, bir kilo pirzola. Kazancını sen hesapla. Hayvan sayısına kafayı takma. Son besi sayımına göre, ülkemizdeki hayvan sayısının, nallı kuzular hariç 2 milyon 200 bin olduğu belirlenmiş. İnanma! Hayvanı bol bir ülkeyiz aslında. Bu nedenle, anı yaşa. Kim mutlu edebilir seni senden başka? Hayat güzel, aşk da..

Mutlu olmak sanıldığından daha kolay. Para ile düdük çalmak gibi bir şey bu. Parayı veren düdüğü çalar. Davulun sesi uzaktan az gelir. Burun kırılır yen içinde kalır. Bu benim şahsi görüşüm. Resmi görüşüm ise başka. Açıklamazsam içim rahat etmeyecek. Geçen 8 yılda, işten çıkarılan 1 milyon 823 kişi, düdük çalamadığı için ne yazık ki mutsuz. Düdük sektörüne yatırım yapmadığı için 1 yıl içinde 287 bin iflas yaşandı. 2 milyon kişi Düdükbank’a kart borcunu ödeyemedi, kara listeye girdi. Ancak, bardağın yarısını su ile değil, gazoz ile doldurup, öyle bakmak lazım. Bu arada, gazoz sanayi de gelişir. Gazoz, memleket gibi fokurdarken yüzümüze vuran serinlikle hayallere dalmak lazım. Türkiye’nin ilk çıplaklar oteli Datça da yabancılara açıldı. Kendini orada hayal et. Ya da uykudasın, bir tarafın açık kalmış mesela. Bizim de üstümüzde yok, başımızda yok. Yöneticilerimiz neden bize bir çıplaklar kampı açmaz? İşte bunu sorgula.

Mutluluk bir yoldur. Her sabah, yola çıkmadan önce aynanın karşısına geç. Bıyık altından gülümse. Demokrasi yeniden doğsun. Bıyığın yoksa şansına küs. Hayata ve konu komşuya küsme. “Mutluluk, sıfır problemdir” aslında. Hayatındaki ayrıntıların farkına varmak için iyi ve güzel şeyler düşün. Bak! ABD taze istihbarat verecekmiş. Üçlü mekanizma tıkır tıkır çalışıyormuş. Hüseyin Obama, “Soykırım” dememiş. Türkiye, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ülkesi olacakmış. Mış, mış.. Bunlar, hep hayra alamet. Hakkını helal et. “Aşık olmadan üç çocuk yapmam” diye direnmenin bir alemi yok. Bedelli aşk hakkımız. Bırak, çocuklar borçlu doğsun. Son 7 yılda, 79 yılda yapılandan daha fazla borç yaptık. Aferin bize. Borç yiğidin kamçısıdır. Kamçılasın bizi IMF. Hangimiz vazgeçtik dünyaya gelmekten, borcumuz olacak diye?

Hadi, hür iradenle saatini mutluluğa ayarla. Durmak yok, yola devam. Sakın geç kalma. Yetişemezsen el salla. Ben yaptım oldu. Sen de yap, mutlu ol. Hem içeriden hem dışarıdan ışılda. Ya tarih yaz, ya tarih ol. Olmadı, SMS at ama asla oyunu boşa atma. Haydi! Bir, iki, üç… Mutluyum, mutlusun, mutlu…

2010 İLKBAHAR-YAZ MODASI AÇILDI

13 Nisan 2010 Yazan oburmizah  
Kategori ahmet zeki yeşil, yazarlar

ahmetzekiyesilfoto

Bahar geldi, hoş geldi. Kimse kusura bakmasın, ilkbahar-yaz modası bizi çok fena gerdi. Geçen yıl yüzde 4,7 küçüldük diye bikinilerin de küçülmesi neyin nesi? 2010 yazı hafiflik sezonu olacakmış. Ancak, ceplerin iptal edilmesini mantığımıza sığdıramıyoruz. Modacıların, “İşçiye, memura ve emekliye cep lazım değil” şeklindeki açılamalarını esefle karşılıyoruz. Bu maaşa, bu cepler büyük geliyorsa suç bizim mi? Tepkiler büyük. Protestoculara hak vermemek elde değil.. “Moda”dan sorumlu devlet bakanı nerede? Modayı ve modacıları protesto etmek amacıyla evini terk edenler var. Yazık bunlara.. Bu yaz, erkek erkeğe takılmayı sevenlerin ana mekanı olan evler yol geçen hanı olursa kimse şaşırmasın. Kadınlarla yakınlaşmada ev partileri gözdeyse, bunun temel sebebi ne? Ekonomik kriz, elbette..

Tanışma yönteminde klasiğe dönülüyor. Kesişmeler revaçta. Kadınları etkilemek isteyenlere, fındıklı votka yerine anayasa değişikliğini hazmettirici Nuri Alço gazozunun ikramı öneriliyor. Öneriler arasında şapka da var. Bu yaz erkekleri şapkalı göreceğiz. Gaz maskeli olanların tercih edilmesinde yarar var.  Gün gelir lazım olur. Günümüz erkeği gideceği mekanı önceden araştırıyor. Arka çıkış kapısı var mı, bakıyor. Erkek koleksiyonlarında pastel tonlar ve pijamadan bozma çizgili donlar revaçta. Tek sakıncası, havalar ısınınca magandaların da aynı kıyafeti giyecek olması. Slip modası korkutucu ama var. Parmak arası modası ise artık klasik. Anadolu erkeğinin “Milli moda açılımı” yapması için iyi bir fırsat.

Daha fazla özgürlük ve demokrasi isteyenlerin gözü aydın. Bu sezon “Özgürlük” giysilere yansıtılmış. Zincirlerle içinizdeki asi ruhu açığa çıkarabilirsiniz. Ayakkabılarda, çantalarda ve her şeyde zincir var. Böylece, isteyen istediği yerde kendini zincirle bağlayabilir. Gömlekler ise yakasız, hakim yaka revaçta. Bu, usulüne uygun yaka paça gözaltına alma uygulamalarında sorun yaratıyor. Popülerliğini koruyan trençkot, bahar yağmurlarına ve polisin tazyikli suyuna karşı etkili bir çözüm. Elbise ve eteklerde ben buradayım diye bağıran derin yırtmaçlar, oturma eylemlerine katılan bayanlar için uygun bir kıyafet değil. Aynı şekilde çok yüksek topuklar da, kalabalık içerisinde kabak gibi açığa çıkartır. Renklenen elmacık kemikleri, şiddet gören kadınları büyük bir sıkıntıdan kurtarıyor.

Yıpranmış, yırtılmış detaylar sayesinde ortaya çıkan kazazede görünümü, yeni sezonda öne çıkacak. Kumaşların iplikleri sarkacak. Sokakta sizi görenler evsiz sanacak. Tişörtler paramparça, pantolonlar kesik içinde olacak. Sağlam tişört ve pantolonları, AB standartlarında parçalatmanız gerekiyor. Bu da yeni bir iş kolu demektir. Böylece, işsizlik oranı bu yıl yüzde 14 ün altına iner. Özetle bu yaz hepimiz uçak kazasında adaya düşmüş gibi dolaşacağız. Ülkemizde iki aileden birinin yoksul olduğunu düşünürsek, bu modayı yaratanların alacağı hayır duanın haddi hesabı yok. Bayanların, bacaklarını forma sokma zamanı. Çok affedersiniz, yeni sezonda şortlar her zamankinden daha kısa. Şortların günün her saati kullanılıyor olması sağlık açısından bir risk oluşturabilir. Riskler saymakla bitmiyor. Sütyenler altın sezonunu yaşayacak gibi görünüyor. Yani iç çamaşırları bu sezon dış çamaşırları oluyor. Bu modaya uygun iltifat, “İçiniz dışınızdan güzelmiş” şeklinde olanıdır. Asker ceketler, postallar ve asker yeşili pantolonlar yeni sezonda gözde. Bu kıyafetleri giydiğiniz takdirde biliniz ki, her önünüze gelene “Vallahi darbe niyetim yok ağabey” deme durumundasınız.

2010 ilkbahar-yaz modasının ABC’sini bedavadan öğrendiniz işte..Hayırlı olsun. Görüldüğü gibi moda üreten bir ülkeyiz. Üretmeden yiyen bir ülke olduğumuzu söyleyen halt etmiş. Rahat olun. Gevşeyin. Modayı ruhunuzla özleştirin artık. Haydi!.. Ancak, “Ne olacak, modaya uyum sağlayamayan vatandaşın hali?” Merak ediyoruz.

BİR KARİKATÜRÜN SÖYLEDİKLERİ

07 Nisan 2010 Yazan oburmizah  
Kategori tufan erbarıştıran, yazarlar

tufanerbarıştıranfoto

Karikatürde hoşgörü, mizah ve sevecenlik yan yanadır, bunların hepsi bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bu sanat akımı ilk ortaya çıktığı yıllarda, (bir kişiyi, bir resmi…) fotoğrafı çarpıtan/bozan/değiştiren bir anlam çağrıştırıyordu. Bunun yanı sıra karikatürün kendi gerçekliğinde iktidarı eleştirmek, politikanın sınırlarında gezinmek gibi bazı işlevselliği de olmuştur. Yine de bu sanatın insanı bazen gülümseten/düşündüren, bazen de içini acıtan çizimleri söz konusudur.

Avrupa’da karikatür sanatı hayli yaygın, ilgi gören ve sıkça gündemde yer alan bir özelliğe sahiptir. O coğrafyada özgür bilim ve yaşamın yüzyıllar önce bağnazlıktan kurtulmasıyla, yeni düşünce akımlarının önü açılmıştır. Tam da buruda karikatür üzerine düşen görevi yerine getirmeye başlamıştır. Sözgelimi, kralları, iktidar sahiplerini, soyluları ve bağnazları alaya alan, onlarla dalga geçen, bunları yaparken halkı düşünmeye de davet eden bir kışkırtıcılık içermekteydi. O güne kadar kafasında altın kaplama tacı ile oturduğu devasa büyüklükteki tahtında herkese emirler yağdıran.

İnsanın evrimselleşmeyle birlikte doğa, çevre ve sosyal koşullar üzerine kurduğu mutlak hâkimiyet, aklın/bilimin önderliğinde deyim yerindeyse zirveye ulaşmıştır. Bu aşamadan sonra sanatın yaratıcılığı sayesinde estetik değerler, güzellik kavramı, iyi-kötü anlayışı, Tanrı inancı, dinsel metinlerin ahlaki yapısı ile insan kendine özgü bir yol bulmaya başlamıştır. Eski Yunan döneminde genellikle sanat kavramı “taklit” diyebileceğimiz türden, doğrudan “yansıtmaya” dayalı bir anlayış içermekteydi. Sanatçı çizeceği resimde, yontusunda, diğer sanat ürünlerinde olabildiğince insanı tam ve net olarak yansıtan bir anlayış içindeydi. Bu özel durum söz konusu dönemin kendine özgü yapısı içinde canlanmış, tomurcuklanmış, hayli mesafe almış ve Pagan ayinlerinden, mistizmin uç noktalarına, Şaman rahiplerinin trans halindeki dans figürlerine kadar daha birçok alanda kendini göstermiştir. Binlerce yıl öncesinin insanları sosyal konumları ne olursa olsun, metafizik yapının ve dinsel kuralların katılığından uzak, içrek bir yaşamın tanımsallığını imlemekteydi. Burada dinsel metafor, tabular, katı gelenekler, köhnemiş adetler yoktu. Bireyin yaşamı kendi özgür iradesiyle oluşturduğu inisiyasyon ve sanatın yaratıcılığında sürekli devinmekteydi. Felsefenin katılımı ile bireyin devasa boyutlardaki üretkenliği, bilim ve sanatın harmanlandığı mozaikteki yüksek ahlaki yapı sayesinde kendini tanımaya, tanıdıkça da eleştirmeye başladı. İşte bu dönemlerde insan kendisiyle barışık, yaptıklarını alaya alabilen, bunu sanatın türlü kanallarında gösterebilen bir yüksek olgunluğa erişti. Sanat ve akıl yan yana olduğu sürece felsefe evrensel ışığını onların üzerinden çekmedi, varlığını günümüze kadar sürdürdü. Kadim Mısır uygarlığının temelini oluşturan ezoterik bilgiler ve inisiyasyon sembollerle “içrekliğini” sonraki nesillere aktardı. Eski Mısır ve Sümer dönemlerindeki resimli yazı bugün karikatürün ilk katmanı olabilir mi? Belki…  O dönemlerde bilgiyi hak edene gerektiği kadar vermek/aktarmak anlayışı, bugün bir karikatürün, bir bestenin, bir edebî yapıtın ya da bir resmin içinde sezdirilerek verilmektedir. En azından bazı sanatçıların bunu yaptıklarını söyleyebiliriz…

İnsanın yarattığı ender güzellikteki sanat dallarından biri de karikatürdür. Bu sanat dalı hiç kuşkusuz bireyin kendisini, gördüklerini, çevresini alaya almasıyla başlamış, (kimilerince) önce resim sonra da doğrudan çizgiyle tanışmış ve etkisini güçlendirerek süreklilik sağlamıştır. Karikatür sanatı bir insanı, bir olayı ya da bir düşünceyi karikatürize ederek gülünç bir biçimde yansıtılması olarak tanımlanabilir. Burada temel amaç şudur: Karikatürcü kendi çizgilerinde neyi ya da kimi yansıtacaksa kişisel görüşüyle çizme becerisini özdeşleştirir. Artık o karikatür birkaç çizgi darbesiyle topluma ait olmuştur.

Eski Yunan döneminde insanı ve bazı figürleri anatomik açıdan genelleme yaparak doğrudan yansıtma anlayışının, sözünü ettiğimiz karikatür sanatının hayli dışında kaldığını söyleyebiliriz. Sanatçının düşlem gücü, yaratıcılığı ve özgür iradesi sayesinde çizgilerinin derinliklerinde “eleştiri”, “öneri”, “alay” ve “düşünsel derinlik” temaları gözlemlenebilir. Bir dönemin karanlık sayfalarında “gülmenin” insanı Tanrı’dan uzaklaştıracağı (?) gibi akıl ve mantık sınırlarını zorlayan abuk sabuk bir anlayışın varlığını belleklerimizden ne yazık ki kolayca silemeyiz. Üstelik özgür insan iradesiyle hiçbir biçimde bağdaşmayan, tamamen geleneksel yapının en dibindeki bağnazlığın tomurcuklanmış görüntüsünden başka hiçbir şey olmayan bu sözde anlayışı bugün nasıl savunabiliriz ki? İşte karikatür bu bağnazlığın tam da beline ince bir darbe indirmiştir.

Karikatür sanatı günlük yaşamın her evresinde karşımıza çıkabilir, siyasetten çevre bilincine, eğitimden bireysel tavırlara kadar daha birçok alanda boy gösterebilir. Sanatçının çizgilerinde evrensel değerleri gözlemlememiz söz konusu olabilir. Bunların içinde Tanrı, dinsel bağnazlık, siyaset ve ahlaki değerleri sayabiliriz.

Karikatür sanatı kendi estetik yapısı, sanat anlayışı ve düşünsel derinliği içinde birçok konuyu barındırır; bunların her birini kendi öznel yöntemiyle somutlaştırır.

Aşağıdaki karikatürde ülkemizin usta karikatüristlerinden Hasan Efe’nin özgün bir karikatürünü görüyorsunuz. Sanatçı burada kişisel duyarlılığını çizme/yaratma becerisi ile birleştirmiştir. Hiç kuşkusuz yılların deneyimli sanatçısı burada salt bir güldürü amacı gütmemiştir. Onun özgün çalışmaları içinde sıkça görülebilecek türden bir karikatürün arka fonunda gizli duran, bir kazıbilimcinin bilme yetisini kullanarak kazdığı toprağın altında hazine arar gibi biz de bu eser üzerine yoğunlaşacağız. Bir soğanın cücüğüne inen bu yolculukta karşımıza bolca sürpriz çıkacak, bazen yolumuzu şaşıracak, hatta korkacak ve geriye dönmeye çalışacağız. Yolumuza kararlılıkla devam ettiğimizde, yanından geçtiğimiz evrelerin her birinde sanatın katmerlerini, duyarlılıklarını ve tonlarını bulmamız olasıdır. Öncelikle buna hazırlıklı olmalıyız, yoksa işimiz daha ilk baştan güçleşir ve ivedilikle kaybolabilir.

hefe

Karikatüre sıradan bir bakışla yaklaştığımızda elinde bir çalgı aleti olan, insanları güldüren, kendince eğlenen biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Böyle midir gerçekten? Çalgıcının gülen, sevimli görüntüsü yeterli midir bunu açıklamaya? Asla! Karikatür sanatının diplerine doğru gezintiye başladığımızda görülecektir ki bazen insanı kaygılandıran, derin düşünceye iteleyen, kendisiyle hesaplaşmaya yönlendiren, bazen de çevresindekileri farklı bir açıdan görmeye/tanımaya yarayan bu sanat dalı sadece eğlenceli bir sunum olmaktan çok uzaktır. Karikatüre dikkatle bakıldığında hemen görülemeyen; oysa içine yolculuk yaptığımızda birer birer karşımıza çıkmaya başlayan soru imleri sayesinde çözümleyeme doğru ilerleriz.

Eski Yunan filozoflarından Epikuros’un yaşam hakkındaki savı hayli tartışma yaratmıştır. Bu sava göre insanın mutluluğu her şeyin üzerindedir. Felsefe, bu savı destekleyecek olanakları araştıran, ahlaki temel üzerine kurulacak yeni düzenin oluşmasına bu açıdan yardımcı olacak bir yan etkendir. Yaşamın pratik yüzünü yansıtan, öznel anlamda bireysel mutluluğu önemseyen, bireyin gülmesi ve kahkaha atması üzerine bir eğilim gösteren bu anlayışı Hasan Efe’nin karikatüründe gördüğümüzü söyleyebilir miyiz? Henüz ilk belirlemede bile katıldığımızı söyleyemeyiz. Evet, kuşkusuz bizim karikatürümüzde de çalgıcı adam gülmekte, şarkılar söylemekte ve eğlenmektedir. Şimdi bu konuya biraz daha derinlik kazandıralım. Orta Asya dini diye tanımlanan, aslında Sibirya coğrafyasında “can” bulan Şaman öğretisi bu açıdan bize bazı örnekler sunabilir. Şöyle ki; bir Şaman rahibi trans haline geçtiğinde “öteki” dünyadan sesler duyar, oradaki ruhlar ve tanrılar ile konuşur, onlarla iletişime geçer. Şaman rahibinin elindeki davulun sesi yoğunlaştıkça okuduğu dualar, mırıldandığı sözcükler ile farklı bir “yapının” gizil geçitlerinde dolaşmaktadır artık. Doğa-insan ilişkisinin en somut örneği olan Şamanizm (kendi temelinde) çok Tanrılı bir inancın, bu doğrultuda yoğrulmanın ve dinsel yapının tam ortasında yer alır. Şaman rahibinin elindeki davul sıradan bir çalgı aleti olmaktan çıkmış, “öteki” dünyanın kapısını açmaya zorlayan bir “güç” olmuştur. Rahibin duaları gülmenin, eğlenmenin duyarlılığı ile algılanamaz. Çalgı çalan adam ise bu duyarlılığın sınırlarını alaysama ile zorlamaktadır. Hasan Efe’nin karikatüründeki çizgiler ile aralarındaki tek ortak nokta bireyselliği olabilir. Öznel bir optik yoğunlaşma sayesinde “septik çizgisel derinlik” farklı kazanımlar çağrıştıracaktır. Düşünsel sarmalın uçlarındaki soyut/figüratif tonlamalar, öznel tasarımlar, imgelemler ve yaratıcılık ne derece bu bağlantıyı örtüştürebilir? Bu saydıklarımızın her biri kendi kulvarlarında öznel çizgiler üretmektedir.

Hemen ilk iki açılımı yeniden anımsayalım. Biri, Epikuros’un insanın bireysel mutluluğu üzerine olan özgün savı idi. İkincisi, Şaman rahiplerinin davul çalarak yakalamaya çalıştıkları transın içindeki gizil geçitlerde dolaşması üzerineydi. Her ikisi için de resmin temel öğesi olan gülme ve şarkı söylemenin üzerine kurulmuş (Şaman rahibi bu açıdan biraz daha farklıdır) olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı yarı saydam bir maddenin köpüğü bol ve dağılmış bir haldeki görünümünü andırır. Öte yanda damıtılmış ve özümsenmiş bir içrekliğin son kalıntılarını gözlemlememizin olasılığı söz konusudur. Epikuros ve Şaman rahibi kalıtsal genel geçerliliği özümseyen, yüksek çözünürlüklü iletkenlik duyarlılıklarını ne denli resme yoğunlaştırabilir? Hiç kuşkusuz burada temel sorulardan biri de şu olmalıdır: Bir kere Epikuros yaşamın bireysel tavırları içinde ele aldığı mutluluğu tanımlarken ahlaki yapının tek ve biricik olduğunu önemle imler. Şaman rahibi ise bu duyarlılığı çaldığı davul sayesinde transa geçip çevresine yaymaya çalışır. İkincisinde dar bir açıdan da olsa resme bazı yüklemeler yapabiliriz. Yani tanımsallık ile öznellik arasındaki o incecik çizgide bir görünüp kaybolan, ardından yeniden bezenmiş renklerle ortaya çıkan “gülmenin” temelinde yatan “eğlencenin” hiç de öyle kolayca çözümlenebilen bir yapı olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Peki, burada “sözün” bir önemi yok mudur? Evet, vardır. Stanislavski’nin ölümsüz eseri “Bir Karakter Yaratmak” adlı kitabında şunları okuruz. “Bir sözcüğe ya da tümceye ne kadar çok değişik anlam yüklenebildiğini, dilin ne derece zengin olduğunu bir düşünün. Dil, bir insanın ruhunda ve zihninde olup bitenleri başkalarına iletecek güçtedir. (s,103) Burada çok net bir biçimde görüyoruz ki gülmenin çıkardığı sesler bile önemsenecek birer olgunlukta değer kazanımlardır. Dil ile iletişimin nesnel yorumsallığı üzerine fazla dolaşmadan şöyle bir uyarlama yapalım istiyoruz. Karikatürdeki gülümseme ve çıkarılan nota sesleri farklı bir açılımın yorumu gibidir. Sözgelimi, Şaman rahibi özel bir dilde mırıldandığı dualar sayesinde “öteki” dünya ile iletişim kurmaktadır. Adamın ise böyle bir gayreti, beklentisi ve çabası yoktur. Burada kısaca toparlamaya çalışacak olursak, adamın ağzından çıkan sözcükler değil, güvercinlerdir. İşte sanatçı daha ilk durakta bizi şaşırtmaktadır. Çalgı çalan adam ne bir Şaman rahibidir, ne de Epikuros’un ahlaki öğretisini savunan bir filozoftur. O elindeki çalgı ile çevresine (belki de tüm insanlığa) özel bir mesaj vermeye çalışan biridir. Uzaklardan duyulan bir helikopterin uğultusu kulaklarımızda çınlamaya başlamıştır. Dağların ardından o çelik kuş belirmeye/görünmeye başladığında sesin yerini nesnellik almaya başlayacaktır. Madeni cisim ile onun çıkardığı ses arasındaki iletişim kendiliğinden doğallaşacak, bir süre sonra da ikisi bir bütün halinde belleğimizde yer edecektir.

Hasan Efe burada “sesin” ve “gülmenin” eğlendirici yanından mı bakmıştır resme, yoksa daha farklı bir açıdan mı? Bize göre sanatçı zor olanı yeğlemiştir. Bir kere “sesin” önderliğinde oluşan görüntünün en can alıcı noktası “güvercinlerdir.” Adamın ağzından nota ya da doğrudan bir şarkı sözü çıkmamaktadır. Klasik bestecilerin notalarında, eserlerinde genel olarak “sesin” büyülü yapısı müzik ile örtüşür ve bu doğrultuda izleyiciye ulaşır. Burada ses ile düşselliğin kıvrımlarında bir olayı anlatmaktır esas olan, yoksa başka bir şey değildir. Bestecilerin eserlerinde bir aşk, felsefi bir olay, dönemin eleştirel yorumu gibi… Usta besteciler müziği sanatsal bir şölene dönüştürür, bir yandan da ustalıkla dinleyiciye kendi imgelemlerinde “boşluk” bırakırlar. Dinleyici o “boşluğu” kendi duyarlılığı, eğitimi ve yetenekleri sayesinde doldurmaya çalışır. Hasan Efe de böyle bir yöntem izlemiş. Çalgıcı adamın ağzından çıkan güvercinler bir bestenin notalarını andırsa bile, temelde barışı, sevgiyi ve dostluğu imlemektedir. Aynı konuyu fazla dağıtmadan öykü sanatı ile de açıklayabiliriz. Yazar, bir öykü metninde belirgin ya da değil bazı “boşluklar” bırakmak zorundadır. Öykü okuru bu “boşlukları” kendi bireysel bilgisi/kültürü ile dolduracaktır. Ondan sonra öykü metni her okunduğunda farklı anlamlar ile yeniden karşımıza çıkacaktır. Yazınsal metin okunma ediminde kendi içsel yapısında sürekli değişime uğrayacaktır. Tümcelerin ikincil anlamları, farklı yorumlar, okurun kazanımları ve doğrudan katkıları ile aynı metin her defasında yeni bir içsellik yaratacaktır. Yeniden konumuza dönecek olursak, benzer bir uygulamayı karikatür ile de gerçekleştirebiliriz. Çalgıcı adamın ağzından neden “ses” değil, sadece “güvercinler” çıkmaktadır? Hasan Efe bilinçli bir yapılanma ile bunu karşımıza getirmiştir. Bir kere sesin yerini güvercine vermekle eşdeyişle çok daha geniş bir salınıma kucak açmıştır. Evrensel değerlerin soyut-somut çizgiselliği, felsefi derinliğin diplerinde yer alan katmanların tabanına yaydığı öznel yorumu hayli ilginçtir. Karikatürdeki adamın ağzından çıkan güvercinler sadece dostluğu, sevgiyi mi imlemektedir? Bize göre insanın en temel kazanımlarından olan “paylaşımı” dile getirmektedir. Öyle ya, çalgıcı adam bir şeyler söylemektedir. Ancak ağzından ses değil, güvercinler çıkmaktadır. Bu bir illüzyonist gösteri değilse nedir? Doğada sadece insan paylaşım, dostluk, sevgi ve sanat gösterisi sunabilir. Diğer canlılar karınlarını doyurmak için tuzak kurmaya yönelik, içgüdüsel bir tavırla çiftleşmek için bunu yapmaya çalışırlar. Çalgıcı adam ise yüzündeki sevgi dolu gülümsemesi ile belli ki bir amaç için bunu yapmaktadır. Müziğin evrensel dili ile insanlığa bir mesaj vermektedir.

Dante’nin “İlahi Komedyası”nda kişinin üç aşamalı düşsel yolculuğu dile getirilir. Bu yolculukta cennet, cehennem ve Araf bölümleri vardır. Her bölümün sayısal değeri, tümcelerin dibindeki tortunun düşünsel derinliği öylesine geniştir ki hepsini toparlayabilmek neredeyse olanaksızdır. Ezoterik bilginin aşamaları örtülü bir perdenin arkasından sezdirilir. Hepsi bu.  Unutmamak gerekir ki söz konusu metinde kişinin olgunlaşması için müzik, düşünsel derinlik, ruhsal olgunluk ve özgür düşünce/irade esastır. Karikatürde bunun küçük ipuçlarını görebiliyoruz. Çalgı çalan adam (belki de bir müzisyen) esrik bir döngüselliğin uç noktasında mıdır? Böyle ise elindeki çalgıdan çıkan nağmelerin etkisi, kendisine olan yansıması hiç de önemli değildir. Daha önce Şaman konusuna değinmiştik. Karikatürdeki adamın böyle bir içselliği, beklentisi ya da avuntusu bile yoktur. Doğrudan anlatmak gerekirse, onun ağzından çıkardığı güvercinlerin zaten önemli bir konumu ve iletisi söz konusudur. Bir dervişin kendinden geçercesine “hu” çekerek Tanrı’ya ulaşma özlemi, yetisi ya da beklentisi arasında önemli bir fark olduğunu söyleyebiliriz.

Anadolu coğrafyasında saz ve söz çok önemlidir. Tıpkı karikatürdeki adam gibi… Yüzlerce yıldır süregelen yaşam serüveninde dans, saz, söz ve ritüeller birbirlerini tetikleyen bir halkanın zincirleridir. İnsanın bedensel doygunluğu, ruhsal olgunluğu, kültürel ermişliği onun temel kazanımları arasındadır. Ağızdan çıkan güvercinler neyi yansıtmaktadır? Hasan Efe çizdiği karikatürde muzip bir anlayışı da vermiş midir? Kuşkusuz bu da olabilir. Ancak doğrudan bu anlayış üzerine karikatürün çizildiğini söyleyemeyiz. O halde bu sıra dışı durumu bir tür “gülümsetme” anlayışı sayabilir miyiz? Hiç sanmıyoruz. Hasan Efe, bu güvercinler ile barışın, özgürlüğün, dostluğun, paylaşmanın ve sevginin özgüven içindeki birikimini yansıtıyor bize. Adamın duruşu estetik açıdan yorumlandığında çok da özgün ya da çarpıcı bir görüntü içermemektedir. Sanatçının bu konuda ayrı bir duyarlılığı olduğunu söyleyebiliriz. O daha çok çizdiği karikatürdeki adamın sözü güvercine dönüştürmesi ile sanatsal imgelemin doruklarında izleyiciyi dolaştırmak istemektedir. Resme yeniden bakalım. Adam elinde tuttuğu çalgı ile özdeşleşmiş gözükmektedir. Hatta bunu biraz daha yaymaya çalışırsak, çalgı-insan-müzik üçlemesi hiç de küçümsenecek gibi değildir. Bedenin ruhen ve aklen uyumlu birlikteliği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Yazımızın başında sözünü ettiğimiz olgun insanın, evrim sürecini yaşamış ve temel ahlaki kuralları benimsemiş birinin paylaşmaya yönelik bir sevdasıdır çalgıcı adam. Onun sözleri baldan tatlıdır, güzeldir, düşünseldir. Elindeki çalgı ise sadece bir “araçtır.” Hepsi bu.

Hasan Efe her zamanki ustalığını bir kez daha gösteriyor. Yılların karikatür birikimini adeta damıtarak, belirli bir süzgeçten geçirdikten sonra “özel” iletisini bizimle paylaşıyor. Sanatçının bireysel tavrı, dünyaya bakış açısı, politik görüşü önemlidir kuşkusuz. Onun çizgilerinde estetik kaygı çok fazla öne çıkmaz. Çizgisinin evrimi daha çok kendi yapısının dışındaki duyarlılığa açıktır, öyle de yoluna devam eder.

Hasan Efe bir karikatürü yaratırken, öncelikle onun işlevselliğini ve arka fonda vermek istediği iletiyi düşünüyor sonra da buna göre ana temayı kurguluyor. Karikatürün çizgiler teknik bir beceri içermekle birlikte izleyiciye dünya sorunları hakkında sorgulama şansı da tanıyor. Sanatçının kendine özgü karikatür anlayışı sıra dışı bir yapının en temelini oluşturmaktadır. Hasan Efe bunun üzerine iletiyi çizginin aralarına gizleyerek, izleyiciye soru sordurarak vermektedir. (Burada Sokrates’in ‘ünlü bilgi doğurtma yöntemini’ anımsıyoruz) Sanatçı ve izleyici bir karikatür üzerinde buluştuklarında, ikisinin artık doğrudan bir ödevi vardır. Biri çizdiği karikatürün içselliğini ve temel yapısını tanımlarken, izleyici de bunların ne anlama geldiğini sorgulamaya başlar. İkisinin ortak bir duyarlılıkta buluşması çok da güç değildir. Karikatürdeki adamın paylaşma, sevgi, barış ve dostluk üzerine olan “izlekleri” düşünsel açıdan yorumlanmalıdır. Bir sanatçının temel kaygılarından biridir, çağına tanıklık etmesi. Bu karikatürden anlıyoruz ki günümüzde barış, dayanışma ve sevgi birliği tehlikeye girmiştir. Küreselleşen dünyada her yerin köylere dönüşmesinin etkisi bundandır belki de. Demek ki her sanatçı kendi çağından kaygı duymalı, bu anlamda üretken olmalıdır.

Sonraki yazılar »